ozlemozgobek tarafından yazılmış tüm yazılar

Fasülyelerin İzinde

Temmuz ayında DASK Anadolu Dağ Maratonu için yolumuz Bolu’ya düştüğünde, tesadüf bu ya, Bolu’nun pazarına denk gelmiştik. Orada bir köylü teyzenin sattığı çeşit çeşit kuru fasülyeden dört tanesini denemek üzere almıştık. Ben henüz sadece birisini deneyebildim. Alırken hepsinin adını öğrenmek istemiştim aslında ama teyzenin de bu konuda fazla bilgisi yoktu. Birisinin adının “Sarıkız” olduğunu, bir başkasına ise “Beşiktaşlı” dediklerini söylemişti.

Eve döndükten sonra ara ara aklıma geldi, merak ettim bu fasülyeler neydi? Anavatanları neresiydi? Hayatımda ilk kez gördüğüm türlerdi. İnternette yaptığım araştırmalar sonucu Türkçe sitelerde fazla birşey bulamadım. Sadece Sarıkız tohumları satan sitelere rastladım. Demek bu fasülyenin adı halk arasında Sarıkız’dı gerçekten. Diğerlerini ise sonunda İngilizce olarak aramaya başladım. Tam olarak ne diye arayacağımı bilmesem de bir şekilde iki tanesinin adına ulaştım. Yeterli olmasa da Türkçe kaynak olsun diye burada paylaşmak istedim.

“Calypso”, “Yin Yang” ya da “Orca” olarak bilinen, pazardaki teyzenin “Beşiktaş’lı” diyerek yerelleştirdiği fasülye. Bu fasülyenin bir tarifi için buraya bakabilirsiniz.
Araştırdıklarım arasında en çok “Butterscotch Calypso”ya benzeyen fasülye. Benzeyen diyorum çünkü gördüğüm “Butterscotch Calypso” fotoğraflarında kahverengi bölümlerdeki koyu çizgiler yoktu.

Buraya fotoğrafını koymadan önce pişirdiğim türün bir ton açık renklisi. “Sarıkız” dedikleri buydu yanlış hatırlamıyorsam. Dediğim gibi bir de bunun biraz daha koyu renk olanı vardı. Adını henüz bulamadım.

GPS Araştırması

Son dönemde fazlaca doğada bulununca insanda geçtiği yerleri kayıt altına almak ya da daha fazla yeri keşfetmek, keşfettiklerini paylaşmak gibi istekler doğuyor. Bunun için teknolojinin nimetlerinden faydalanmak lazım, bir GPS lazım 🙂

Piyasada o kadar çok çeşit ve farklı fiyatlarda GPS’ler var ki eğer konuya uzaksanız kafanızın karışmaması mümkün değil. Ben de “bir bilene sormalı” diyerek üye olduğum e-posta gruplarından birisine başvurdum. Tüm cevap veren, ilgilenenlere teşekkürlerimi sunarak, elde ettiğim sonuçları burada paylaşmak istiyorum.

Gelen cevaplara göre GPS alırken dikkat edilmesi gereken belli noktalar şunlar:

– Farklı amaçlara hizmet eden GPS türleri olduğundan GPS’in kullanım amacı belirlenmeli (Günübirlik kısa yürüyüşler mi? Tekne seyahatleri mi? Araç içi kullanım mı?)

Teknik özellikler açısından ise:

– Nokta kayıt sayısı,

– Uydu yakalama gücü,

– Harf/karakter yazma sayısı fazlalığı,

– Fiziksel boyutları/ağırlığı,

– Renkli ekran olması,

– Elektronik pusula, (Tavsiye edilir ama çok önemli değil. Uydu bağımlı pusula da iş görür.)

– SD kart desteği,

– Harita yükleme özelliklerine dikkat edilmeli.

En çok önerilen markalar ise Garmin ve Magellan.

Yine en çok önerilen modeller (önerilme çokluğuna göre) ise şöyle:

– Garmin MAP60 CSX

– Garmin GPSMAP 62S

– Garmin GPSMAP 62

– Magellan Triton 400

– Garmin CX 60

Elbette gün geçtikçe çıkan yeni modeller, gelişen teknoloji bir süre sonra bu yazının geçerliliğini yitirmesine sebep olacaktır. Ama bir süreliğine işe yarayacağını umuyorum.

100 Yer

Ölmeden önce görmeniz gereken 100 yer, yemeniz gereken 99 yemek, yapmanız gereken 6743823 şey tarzı yazılara hep hoşnutsuzluk ve tepkiyle yaklaşmışımdır. Ancak geçenlerde gördüğüm “Kaybolmadan Önce Hatırlanması Gereken 100 Yer” ifadesi tepkimi çekmek yerine ilgimi çekti. Bir yere gitmek, birşeyler yemek içmek ya da yapmaktan ziyade birşeyleri / biryerleri hatırlamak daha anlamlı geldi.

Dünyanın bazı en iyi fotoğrafçıları tarafından, dünyanın çeşitli bölgelerinde iklim değişimi sebebiyle pek yakında yok olacağı öngörülen yerlere ait 100 tane fotoğraf çekilmiş. Bu yerler de Birleşmiş Milletler’in iklim değişimi raporuna göre seçilmiş. Ve sonuçta hem çeşitli yerlerde sergilenen hem de internet üzerinden izlenebilecek bir proje çıkmış ortaya. Her ne kadar amaç iklim değişimine dikkat çekmek olsa da bence sadece fotoğraflara bakmak için bile ziyaret edilebilecek bir site.

Şeylerin Hikayesi

2008 yılında Ege Üniversitesi’nin çeşitli öğrenci topluluklarının da katkısıyla bir “Sürdürülebilir Yaşam Festivali” düzenlemiştik. Sadece film festivali olsun diyerek yola çıktığımız ama sonunda çok geniş kapsamlı bir festivale dönüşen etkinlik sayesinde sürdürülebilir yaşam hakkında çekilmiş onlarca film izleme imkanımız da oldu. “Şeylerin Hikayesi”, orijinal adıyla “Story of Stuff” da bunlardan bir tanesi. Yaklaşık 20 dakikalık, ABD yapımı bir animasyon.

Videoda son derece basit ve güzel bir şekilde üretim – tüketim döngüsü anlatılmış. Bunu anlatırken doğal kaynakları nasıl yok ettiğimiz, insan sağlığını ve haklarını nasıl hiçe saydığımız, medya tarafından nasıl yönlendirildiğimiz gibi konulara da değinilmiş. ABD yapımı olduğu için örnekler de hep oradan ama dünyanın geri kalanının da çok farklı olduğunu söyleyemeyiz. Belki hepimizin zaman zaman düşündüğü şeyler var videoda. Ya da anlatılanların çoğunun farkındayız belki de. Ama yine de izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. En kötü ihtimalle bir kez daha hatırlamış oluruz.

“Story of Stuff” tüm dünyada büyük ilgiyle karşılanınca farklı konularda daha özelleşmiş videolar da yapıldı. Tüm videolara buradan ulaşmak mümkün. Her ne kadar diğer videoların bulunduğu sitelere Türkiye’den ulaşılamıyor olsa da (farklı illerde ve ülkelerde bulunan arkadaşlarımdan onaylı) filmlerin isimlerini YouTube gibi video sitelerinde arayarak kolayca ulaşmak mümkün. Hem izlemesi keyifli hem de düşündürücü olan bu animasyonlar mutlaka izlenmeli.

Düzlemler Ülkesi

İngiliz yazar Edwin Abbott Abbott‘un 1884 yılında yazdığı “Düzlemler Ülkesi”, orijinal adıyla “Flatland” adlı kitabı birgün kitapçıya girip “neler varmış bir bakayım” dediğim sırada almıştım. Herhangi bir tavsiye üzerine ya da uzun uzun inceleyerek almadım kitabı. O sırada arkasında yazanlar ilginç geldi sadece.

Kitap boyutlar arası bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Kitapta anlatılan herşey, 2 boyutlu bir dünyada yaşayan, 3. boyutun farkında olmayan bir toplumun üyesi olan bir kare tarafından yazılmış. Kitabın yaklaşık yarısı karenin bize 2 boyutlu dünyayı tasviri ile geçiyor. Aristokrasinin hakim olduğu dünyada her geometrik şekil bir sınıfa karşılık geliyor. Şekillerin kenar sayıları arttıkça sınıfları da yükseliyor, daireler ise en yüksek konumdaki yöneticiler, din adamları. Bu dünyanın bireyleri belirli bir geometrik şekle sahip olarak doğuyorlar, şekilleri sonradan değişemiyor. Kadınlar ise düz bir çizgi olarak tasvir edilmiş ve toplumdaki yerleri yok denecek kadar az. 2 boyutlu dünyanın düzenine yönelik çok fazla detay verilmiş kitapta. Tüm bunlar anlatılırken üstü kapalı şekilde yapılan eleştiriler dikkatimi çekti. Elbette yazarın yaşadığı dönem ve yeri de hesaba katmalıyız okurken ama bu eleştirilerin sadece o döneme ait olduğunu söylemek de doğru olmaz.

Kitabın büyük bölümünün 2 boyutlu dünyayı anlatması yanıltmasın, kitapta 0, 1, 3, hatta 4 boyutlu dünyalar da tasvir edilmiş. Tüm bunlar düşünüldüğünde son derece yaratıcı bir çalışma olduğu kesin. Kısa bir kitap olması, anlatım dilinin akıcı olması ve konunun ilginçliği sebebiyle kısa sürede okunacak bir kitap. Okumayanlara tavsiye edilir.

NOT: Kitabın orjinal metnine internetten ulaşmak mümkün. Benim bulduğum iki bağlantı şöyle:

http://www.ibiblio.org/eldritch/eaa/FL.HTM

http://www.geom.uiuc.edu/~banchoff/Flatland

Aki Kaurismäki Üzerine

Yeni şeyler keşfetmek için arada yaptığım gibi yine bir gün Imdb’yi karıştırırken Geçmişi Olmayan Adam (The Man Without a Past) filmini buldum. Merak edip izledim ve Aki Kaurismaki ile tanışmam bu film sayesinde oldu. Aki Kaurismaki Finli bir yönetmen. 80’li yıllardan beri çektiği birçok kısa ve uzun metrajlı filmi bulunmakta. Kendisini uzun uzun anlatmak yerine bağlantı vermek en iyisi: Türkçe / İngilizce
Geçmişi Olmayan Adam filmi benim için gerçekten alışılmışın dışında bir tarzdaydı. Özellikle filmdeki mizah anlayışına alışmam zaman aldı. Daha sonra yönetmenin diğer filmlerini de izlemeye başladım ve sanırım şu an itibariyle izlemediğim çok az filmi kaldı. Özetle kendisi en sevdiğim yönetmenler arasına girdi. Sahnelerde kullandığı minimalist ve sembolik dekorlar, çekim açıları, karakterlerin tavırları, değişik mizah anlaşıyı, kimi filmlerini siyah beyaz ve hatta sessiz olarak çekmesi bana ilginç ve bir o kadar da başarılı gelen yönlerinden. Her ne kadar kendisi, söylendiği gibi iyi değil ortalama filmler yaptığını açıklamış olsa da ben filmlerini gayet başarılı buluyorum. Elbette bu biraz da zevk meselesi.

İlk aklıma gelen filmleri:
The Man Without a Past (Geçmişi Olmayan Adam), Drifting Clouds ve Lights In The Dusk üçlemesi (diğer adıyla Finlandiya üçlemesi ya da “losers trilogy”), en basit haliyle evsizlik, işsizlik ve bir femme-fatale hikayesi olarak özetlenebilir.

Juha, 1999 yılında çekilmiş olmasına rağmen siyah beyaz ve sessiz bir film. Bizim Türk filmlerinde çokça rastladığımız saf köylü kızı ve onu kandırıp kötü yola düşüren kötü şehirli adam hikayesi ancak bu kadar değişik ve güzel anlatılabilirdi.

Crime and Punishment (Suç ve Ceza), 1983 yılından yine siyah-beyaz bir çalışma. Dostoyevski’nin ünlü romanından değişik bir uyarlama.

Bunların dışında Ariel, The Match Factory Girl (Kibritçi Kız) ve Shadows In Paradise önerebileceğim filmlerden.

Sinema Atölyesi – Bölüm 1

Sinema atölyesi 1. gün sonu… Bugün sabah 10’da başladığımız teorik bilgilenme ve senaryo yazım çalışmaları gece 1:30 gibi sonlandı. Kesinlikle dolu dolu bir gün oldu. Sıkıştırılmış programda sinema konusunda herşeyden biraz vardı: Teknik tanımlar, sahneler, planlar, görev dağılımı, kurgu vs. Hatta birkaç kısa film bile izledik. Lale (Kabadayı) hocaya katkıları için ne kadar teşekkür etsek azdır. Normalde başka bir konuda bu kadar yoğun çalışsam kafayı yerdim herhalde ama bir an olsun sıkılmadım. Bu iyi birşey galiba 🙂

Yarın çekim günü. Sabah erkenden çalışmaya başlayacağız. Kalabalık sayılabilecek bir ekibimiz var. Hemen herkesin ilk denemesi olacak. Kamera, ses kayıt ve ışıklandırma konusunda teorik çalışmayla başlayıp sonrasında çekime geçeceğiz. Tabi öncesinde biraz uyumak da gerek…

Bilgiye Ulaşmak

Hızına yetişemediğimiz bilim ve özellikle teknoloji dünyasında gün geçmiyor ki yeni bir bilimsel çalışma yayınlanmasın. Özellikle akademik çalışma yapıyorsanız, çalıştığınız konuyla ilgili kim nerede ne yapmış sürekli araştırmak zorundasınız.

Bir çelit milat olarak kabul edebileceğimiz internet sayesinde bilimsel çalışmalara dair araştırmalar kolaylaştı mı acaba? İnternetten önce, kütüphaneye gidip ciltlerce dergiyi kitabı karıştırmak lazımdı. Tabi aradığınız kaynaklar kütüphanede olmak zorundaydı. Kütüphaneden sorumlu birimlerin görevi kütüphaneyi güncel tutmaktı. Zaman zaman başka kütüphanedeki bir belgeye ihtiyaç olduğunda ona ulaşmak için türlü zorluklar yaşanırdı. İnternetten sonra ise arama motoruna birkaç kelime girmek yeterli hale geldi. Yayınevleri artık her yayının bir de sayısal kopyasını barındırmaya başladılar. Dolayısıyla yayınevlerine internet üzerinden ücretli abonelikler başladı. Kişisel ya da kurumsal aboneliklerin fiyatları farklı, tek bir makale görüntülemek isterseniz onun fiyatı farklı gibi uygulamalar hala devam ediyor. Elbette bundan etkilenen kütüphaneler oldu. Benim bulunduğum üniversitede de hem sayısal hem de basılı yayına ihtiyaç olmadığını düşünmüş olacaklar ki uzunca bir zamandır güncel basılı yayınları kütüphanede bulamıyorum. Sayısal abonelik gerektiren yayınevlerinin sayısı da artmış olmalı ki üniversite onların da hepsine abone olmamış/olamamış.

Güncel bir yayına ulaşmak isteyip buna izinimin olmadığını görünce ve bunu diğer arkadaşlardan da duyunca aklıma bazı sorular geliyor ister istemez. Bu durumda bırakın bilimi geliştirip katkıda bulunmayı, sadece takip edebilmek için bile ciddi miktarda bütçeye ihtiyacınız var. Bulunduğunuz ülkenin ve sizin ekonomik durumunuzdan üniversite yönetiminin bakış açısına kadar pek çok etken söz konusu bilimsel araştırmada. Aradığımız yayına internet sayesinde oldukça kolay ulaşabiliyorsunuz, eğer paranız varsa. Oysa bilimsel yayın üretirken amaç sadece katkıdır, değilse bile bence böyle olmalıdır. Bilgiyi/düşünceyi üretmek bedava (Karın tokluğuna ya da kariyer yolunda bir basamak uğruna mı desek?), tüketmek ise herkesin harcı değil. Bir terslik var gibi…

Tabi bu konuya diğer açıdan da bakılabilir. Yayınevleri bilimsel seçicilik konusunda hassas davranacaklardır, bu hizmet karşılığında para almaları normaldir. Bize o yayını sayısal olarak ulaştırabilmek için (basılı yayına göre daha az da olsa) çeşitli masrafları olacaktır. Sayısal dünyaya geçişte yayınevleri hem ayakta kalabilmeli, hem de daha fazla kar edebilmelidir. İnternet var diye herşeyin daha eşit ve özgür olacağını kim söyledi ki?

Neyseki bu konular benden önce birilerinin daha aklına gelmiş. İnternette açık erişim yayıncılıkla (open access publishing) ilgili Türkçe olmasa bile en azından İngilizce olarak çok fazla sayıda kaynak var ve artıyor. Araştırmaya başlamak için her zamanki gibi Wikipedia 🙂

Akademik Bilişim 2011 Notları

Her sene farklı bir ilde düzenlenen Akademik Bilişim Konferansları geçtiğimiz günlerde (2-4 Şubat 2011) Malatya İnönü Üniversitesi’nde düzenlendi. Konferansa gidip gelmek için uygun günlerde uçak bileti bulamadığımızdan çevre illerden aktarmalı olarak gidip geldik. Bu sayede gidişte Diyarbakır, dönüşte ise Elazığ’ı gördük.

Konferansın öncesi, sonrası ve kendisi hakkında değinmek istediğim noktalar şöyle:

– Doğu illerinde hava İzmir’e göre 1 saat daha erken karardığı için özellikle kış aylarında gezmek için pek vakit kalmıyor. İllerin yine İzmir’e göre daha durgun olan sosyal hayatı düşünüldüğünde, hayatın en geç saat 10’da sona ermesi, bazı otobüs, dolmuş hizmetlerinin de 5’te ya da 7’de sonra ermesi çok mantıksız değil.

– Özel aracınız varsa bölgede gezmek çok daha hızlı ve keyifli olacaktır. Şehir içi ulaşım sorun olmuyor ancak yakın çevrede gezilip görülmesi gereken yerlere toplu taşımayla gitmek ya mümkün değil ya da çok zaman alıyor. Oralara kadar gitmişken çok yakında olduğunuz ama ulaşamadığınız yerleri görememek üzüyor insanı.

– Bir şehrin her yeri aynı olmaz elbette ama gördüğüm kadarıyla Diyarbakır yapılaşma biçimi nedeniyle biraz boğucu bir şehir. Şehirdeki tarihi yerlerin neredeyse tümüDiyarbakır surlarınü yürüyerek gezmek mümkün. Surların içinde kalan tarihi alan kesinlikle görülmeli. Yemek için de güzel alternatifler var. Et sevmeyenler için doğu illerinin uygun olmadığını belirtmeye gerek yok herhalde.

– Diyarbakır’dan kolay ulaşılabilecek yerlerin başında Mardin geliyor. Midyat ve Hasankeyf’e ulaşmak da mümkün. Diyarbakır – Elazığ yolu üzerindeki Hazar Gölü kıyısındaki yazlık tesislerde birkaç gün geçirmek isteğimi ise bir başka bahara erteliyorum.

– Malatya İnönü Üniversitesi konferans için oldukça iyi hazırlanmış. Organizasyonda neredeyse hiçbir aksaklık çıkmadan yüzlerce kişiyi gayet güzel ağırladılar. Üniversite kampüsünün tamamını gezemedim ama gördüğüm kadarıyla gayet güzel bir yer.

– Konferansta tam 8 salonda birden eş zamanlı sunumlar gerçekleştirildi. Bilişimle ilgili aklınıza gelebilecek pek çok konu konferans kapsamındaydı. Özellikle disiplinler arası çalışmalara yer verilmesi açısından konferansın daha faydalı olduğunu düşünüyorum.

– Her Akademik Bilişim’de olduğu gibi bu sene de özgür yazılım ve Linux ile ilgili seminerler konferans boyunca devam etti.

– Eski arkadaşlar ve yeni dostluklar konferansın en keyifli kısmıydı 🙂

– Konferansın devam ettiği günler boyunca Malatya’yı gezmek mümkün olmadı. Ancak konferans sonrasında bunun acısını çıkarttık denebilir. Malatya’ya dair en önemli şey tabi ki kayısı. Belediye otobüslerinin bile turuncu renkli olduğu şehirde bilenlerin de söylediği gibi yazın heryerin yemyeşil olduğunu tahmin etmek güç değil. Hele baharda çiçek açan kayısı ağaçlarının manzarasını tahmin edemiyorum.

Malatya'da bir bakırcı
– Bir yanda yeni açılan lüks alışveriş merkezi Malatya Park, diğer yanda bakır, demir işçileri, küçük kalaycı dükkkanları, ayakkabı tamircileri… Malatya’da, artık buralarda hiç göremediğimiz ve benim zaman zaman özlem duyduğum eskiden kalma yaşam biçimi ve belki de bir özenmişlikle sayıları hızla artan “modern” yaşam biçimini yan yana görmek mümkün. Yemeklere gelince; kağıt kebabı, tava yemekleri, kavurma ilk aklıma gelenler. Her türlü ürününü bulabileceğiniz kayısıyı hiç saymıyorum.

– Nemrut Dağı, Malatya’dan ulaşılabilecek önemli yerlerden. Zaman azlığı ve mevsim koşulları sebebiyle gerçekleştiremediğim bu hayalimi de bir başka bahara erteledim.

– İzmir’e dönüş öncesi son durağımız Elazığ. Hem zaman azlığından, hem de araç yokluğundan görebildiğimiz tek yer Harput. Şehir içinde görmeye değecek başka bir yer bulamadık biz. Merkezde adım başı çiğköfteciler dikkat çekiyor. Elazığ’a kadar gitmişken göremediğim, aklımda kalan çok yer oldu: Kayak merkezi, Keban baraj gölü kıyısındaki alabalık lokantaları, şelaleler, mağaralar… Kim bilir, belki bir dahaki sefere…

Harput - Ulucami
NOT: Daha fazla fotoğraf için buraya bakabilirsiniz.

Doğaya Parasal Değer Biçmek

Takip ettiğim aylık dergilerden birisinde ilginç bir yazıya rastladım. Konu özetle şöyle: Ekosistemdeki tüm canlılara parasal değerler biçip, biyoçeşitliliği korumanın, onu tahrip ederek kazanç sağlamaya çalışmaktan daha kazançlı bir yöntem olduğunu savunan “ekoloji ekonomisi”. Ne ekolojiden, ne de ekonomiden fazla anlamam. O yüzden bu konuda detaylı ve derinlemesine bir yorum yapamayacağım. Ancak okuduğumdan anladığım kadarıyla bana ilginç gelen bu yaklaşımı paylaşacağım.

Bu yaklaşıma göre, doğanın üretip bize sunduğu herşey bir ekonomik değere sahip olmalı. Mesela yeryüzündeki çoğu bitkinin tozlaşmasında çok çok önemli rolü olan bal arılarının dünyadaki yıllık meyve üretimine katkısı aşağı yukarı hsaplanabilir. Ancak yeryüzündeki canlı türleri arasında çok karmaşık bir ilişki olduğundan bu fiyatları hesaplamak oldukça zor bir iş. Hatta bu değer tam olarak hesaplanamaz, belki de paha biçilemez. Ama bir görüşe göre yeryüzündeki doğal afetlerin ya da çevresel felaketlerin, bazı firmaların kar hanelerinde artışlara yol açmasının sebebi doğanın bir fiyatının olmaması. Oysa doğaya bir fiyat biçildiğinde bu firmaların kar değil, çok büyük zarar ettikleri ortaya çıkıyor. Örneğin; bir bölgedeki bozulmamış yağmur ormanlarının ekonomik getirisi, barındırdığı şifalı bitki çeşitleri, turizm gelirleri, yerel halkın yiyecek ve odun ihtiyacını karşılaması gibi sebepler hesaba katıldığında çok yüksekken, bu ormandaki ağaçlar kereste için kesildiğinde gerçek değerinin çok çok altında bir miktara satılmış oluyor.

Sonuç olarak, insanoğlu kendi ürettiği mallara ve sunduğu hizmetlere paha biçmekle yetinmeyip, doğayı da kapitalist sisteme alet etmenin yolunu bulmuş gibi görünüyor. Tek iyi tarafı ise bunu doğayı ve biyoçeşitliliği koruyarak yapıyor olması. Aslında, doğayı sadece maddi çıkarlar için inanılmaz bir hızla tahrip eden firmaları bir an önce durdurmanın yolunun (tek değil ama en hızlı yol) onlara daha fazla para kazanacaklarını söylemekten geçtiği bir gerçek. Bu sebeple, bu yöntemi kesinlikle akıllıca bulduğumu söylemeliyim. Ama yine de doğayı fiyatlandırmak benim içime sinmiyor.

Ekoloji ekonomisi hakkında daha fazla bilgi için: Wikipedia