Kategori arşivi: Uncategorized

Patates Zamanı

Eylül ayı burada patates hasat zamanı. Geçtiğimiz Pazar günü yakınlardaki bir çiftlikte patates ve soğan hasat etkinliği vardı. Herkese açık ve ücretsiz olan etkinliğe ben de bir arkadaşım ile katıldım.

Önce patates hasadına gittik. Çok büyük olmayan bir alana patates dikmişler. Bir traktörün arkasına bağlanmış pervane patateslerin olduğu toprağı etrafa saçıyor ve etkinliğe katılanlar da patatesleri toplayıp büyük kasalara dolduruyorlardı. Ve tabii ki istediğin kadar patatesi eve götürebiliyorsun 🙂

Patateslerin hasadını kolaylaştıran pervane.

 

Hem çocuklar hem de büyükler için eğlenceli bir etkinlikti. Patatesleri bitirdikten sonra sosis, birkaç çeşit kek gibi ikramların olduğu alana geçtik. İsteyen çimlerin üzerinde, isteyen bahçe mobilyalarında güneşin tadını çıkardı. Hava Eylül ayında Norveç’ten beklenmeyecek kadar güzeldi şansımıza.

Etkinliğe katılanlardan bazıları.

Karnımızı doyurup dinlendikten sonra soğan hasadına geçtik. Ama zaten küçük bir alanda çok fazla olmayan soğanlar çoktan tükenmişti. Yine de şanslıydık, 10-15 tane kadar ufak soğan bulabildik. Hem zaten önemli olan etkinlik kısmı, soğan her yerde satılıyor.

Çiftlik sahiplerinin neden böyle bir etkinlik düzenlediğini sorduk sonra kendimize. Belki patatesleri kolayca hasat etmek için, belki de sadece eğlence için, bilmiyoruz. Ama hem oldukça keyifli bir Pazar günü geçirdik, hem de kendi topladığımız patateslerimiz oldu bu sayede. 🙂

Pazardaki Eski Kitaplar

Balıkesir’in pazar yerlerinin ününü buraya gelmeden duymuştum. Tarımsal açıdan verimli bir yer Balıkesir. Pazar günleri kurulan büyük pazar ise gerçekten büyük. Bu kadar tahmin etmemiştim açıkçası. Pazar yerinin yiyecek ve eşya satılan kısımlarından başka bir de bitpazarı kısmı var. Geçen hafta bitpazarı kısmına göz atarken eski kitaplar dikkatimi çekti. Hemen tezgaha yaklaşıp kitapları karıştırmaya başladım. İbsen’den Poincare’e kadar onlarca eski ama çok güzel kitap vardı. 1940’lı yıllardan itibaren Milli Eğitim Bakanlığı tarafından basılan ve yurdun dört bir yanına dağıtılan çok değerli eserler. Benim bulduklarımın üzerinde Sındırgı Lisesi Kütüphanesi’nin çook eski etiketleri ve damgaları duruyordu. İçlerinden 10-11 tane seçip aldım, tanesi 1 TL’den. Ama bir yandan da içimi bir hüzün kapladı. Bu kitapların bir yerlerde bir kütüphanede durup olabildiğince çok insana ulaşması gerekiyordu. Ama kim bilir belki artık Sındırgı Lisesi’nin bir kütüphanesi bile yoktur.

Eve gelince internette küçük bir araştırma yaptım. Bu kitapların hiçbirisinin güncel Türkçe baskısı yoktu. İnternet sahaflarında bulunabiliyordu gerçi ama onlar da çok sınırlı sayıdaydı. Daha sonra bu kitapların güncel baskılarının olmamasını yadırgayanın tek ben olmadığımı farkettim. Hatta bu dünya klasiklerini bireysel çabalarla internette yayınlayan, ancak daha sonra bakanlığın yasal uyarısıyla bağlantıları kaldıran bir günlüğe rastladım. Burada yapılan yorumlarda da gördüm ki kitapseverlerin ortak isteği Project Gutenberg gibi Türkçe bir site olması. Tesadüf bu ya bunları görmeden tam bir gün önce İskandinav edebiyatı için hazırlanan benzer bir çalışmaya, Project Runeberg‘e denk gelmiştim. Aldığım kitaplar arasından okumaya ilk başladığım kitap ise ünlü Norveç’li yazar Henrik İbsen’in “Brand” adlı eseri. Bu vesileyle de İbsen’in ölümünün 100. yılı için yazılan güzel bir yazıyı burada paylaşayım.

6 Yıllık Rahatsızlık

Karnımın sağ alt tarafında hafif ama epey rahatsız edici bir ağrıyı ilk kez hissettiğimde 2009 yılıydı. O dönemde tıp fakültesinde öğrenci olan arkadaşlara danışmış, fikirlerini almıştım. Daha sonra da bir doktora görünmüştüm. Ancak yapılan muayne ve görüntülemelerde birşey çıkmamıştı. Ağrım da bir süre sonra geçmişti. İlerleyen zamanda, yıllar boyunca aynı yerdeki ağrı zaman zaman geri geldi. Ağrım olduğunda birkaç gün bekliyordum, geçmeyince bir doktora gidiyordum. O bölümden bu bölüme farklı uzmanlıktaki doktorlar tarafından muayne ediliyor, ultrasonlar çekiliyor ve sonunda birşey bulunamıyordu. Yurtdışında bulunduğum süre içinde de doktora bu sıkıntımı açıklamıştım, bilgisayarlı tomografi çekmek istemişlerdi ve benim ağrım yine geçtiği için istememiştim. Tekrar Türkiye’ye döndüğümde birkaç günlük ağrımın üzerine yine soluğu hastanede aldım. Artık ne varsa ortaya çıksın ve zaman zaman ortaya çıkıp rahatsızlık veren ne varsa bulunsun derdindeydim. Tahliller, ultrasonlar, yine birşey çıkmadı. Doktor da sonuçlara bakıp “Ağrın olduğunda ağrı kesici içersin geçer.” diyerek beni başından savdı. Teşekkür edip eve döndüm.

Bu olayın üzerinden 2 hafta kadar geçtikten sonra ağrı bir Cuma gecesi geri döndü. Ancak bu sefer daha farklı şekilde başladı ve aynı yerde olmasına rağmen öncekilerden daha çok canımı yakıyordu. Çok kötü olmadığımdan, o sırada yazlıkta olduğumdan ve haftasonu olduğundan acaba yine geçer mi diye bekledim. Ertesi gün de bir değişiklik olmayınca Pazar sabah erkenden yola çıkıp, hatta 100 km kadar da araba kullanarak acil servise gittim. Karın ağrısının ciddiye alınması gereken bir durum olduğunu doktorların tavrından da bir kez daha anladım. Muayneler, röntgen, tomografi derken sabah girdiğim acilde neredeyse akşam olmuştu ve hala bir teşhis konulamamıştı. Sonunda genel cerrahı çağırdılar. Cerrah tüm sonuçlara bakıp büyük ihtimalle apandisitim olduğunu, ancak bilinen apandisit belirtilerinden hiçbirini göstermediğimden ve görüntüleme sonuçlarında da çok açık görülmediğinden kesin bir tanı konulamadığını söyledi. Kalın bağırsağın arkasına yapışmış atipik bir apandisit olabileceğini söyledi. O akşam saat 8 civarında ameliyathanedeydim. Ameliyat sonrasında hem doktor tarafından hem de patoloji sonuçları tarafından apandisit olduğum %100 onaylandı. Böylece 6 yıllık bu işkence ve kafamın bir köşesindeki acaba neyim var sorusu sona ermiş oldu. Henüz iyileşme sürecinde olduğumdan arada rahatsızlık hissetsem de tamamen iyileştikten sonra rahat edeceğimi umuyorum.

Tükeniş

Medyada zaman zaman haberlerini görsek de canlı türlerinin soyunun tükenmesi sanılandan daha kötü durumda. Tehlike altında olan sadece kutup ayıları, pandalar gibi birkaç canlı türü değil, onbinlerce canlı türü yok oluyor. Elbette evrimsel süreç içinde bazı canlı türlerinin soylarının tükenmesi olağan. Geçtiğimiz milyonlarca yıl içinde tükeniş hep vardı. Ancak şu anda görünen o ki bu tükeniş çok çok hızlı. Normalde bu tükenişin binlerce yıl zaman alması gerekirken şu anda sadece onyıllar alıyor. Bilmiyorum, bunun sebebinin insanların doğa üzerindeki etkisi olduğunu söylememe gerek var mı?

Yakın zamanda türlerin yokoluşu ile ilgili iki güzel video (İngilizce) izledim. İlki tarihteki jeolojik dönemler boyunca yeryüzündeki türlerin çok büyük bir kısmının yok olduğu büyük tükeniş dönemlerinden söz ediyor:

İkincisi ise günümüzde insan etkisi sebebiyle türleri tehlike altında olan canlıların hangilerini koruma altına almamız gerektiğine dair bir video:

Türlerin hepsini koruma altına almaya gücümüz yetmiyor. O zaman neye göre önceliklendirmeli hangi türleri koruyacağımızı? Evet pandalar çok sevimli ama ekosistemdeki yerleri ne? Ya da sadece onlar için harcanacak zaman ve parayla kaç canlı türü koruma altına alınabilir?

Medyada boy boy reklamları dönen çevre koruma kuruluşları neyi ne kadar bilinçli yapıyor? Bizler gündelik hayatımızı düzenlerken, birşeylere destek olurken ne kadar farkındayız bilimsel gerçeklerin?

Evrim ve türlerin yokoluşu demişken, Nightwish’in evrim temalı, Richard Dawkins’li yeni albümü pek hoş olmuş 🙂

Kayıt Olmak ya da Ol(a)mamak…

Üniversitede doktora sürecini tamamlamak için, ders almak, araştırma yapmak, tez yazmak gibi şeylerin yanı sıra sağlamanız gereken koşullardan bir tanesi de formasyon dersleridir. Bu derslerde insan psikolojisi, öğrenme yöntemleri, ölçme ve değerlendirme kriterleri hakkında bilgi sahibi olmanız ve tabii ki olası akademik hayatınız boyunca bunları kullanmanız beklenir. Ben de doktora sürecimin sonuna yaklaşmış birisi olarak bugün bu derslere kayıt olmak için Ege Üniversitesi Eğitim Fakültesi’ndeydim.

Ege Üniversitesi öğrencileri bilirler, bu üniversitede kayıt olmak zordur. Bilgisayar sistemi hemen her kayıt döneminde en az bir kez çöker ve kayıt süresi uzatılır. Bu arada dersler başlar ama kayıtlar bitmez bir türlü. Ve daha bir sürü karmaşa yaşanır kayıtlar ve notlarla ilgili. Yardım edelim deseniz kabul etmezler, sorunları çözmek için zaten bir girişim yoktur, varsa da işe yaramaz. Bütün bu saçmalıkların ardından bugün gördüm ki formasyon derslerine kayıt olmak çok daha değişik(!) bir tecrübeymiş.

180220131770-300x225
Beklemeye başladığımızda önümüzde onlarca insan vardı.

Geçmiş yıllarda formasyon derslerini alan arkadaşlarımdan duymuştum, erken gidip sıraya girmek gerekiyor demişlerdi. Dersler internette ilan edildikten sonra (İlanda kayıtların saat 10:00′da başlayacağı yazıyordu.) ilgili kişiyi telefonla arayıp kayıt hakkında bilgi almıştım. Aynı şeyi o da söylemişti: “Erken gelip sıraya girmeniz gerekiyor. İnsanlar 7:30 gibi burada oluyorlar.” Ben de söz dinledim, kayıtların ilk günü saat 7:30′da oradaydım. Kayıt olmak için bölümden iki arkadaşımla birlikte gitmiştik. Önümüzde en azından 60 kişi sıradaydı. Kayıtlar saat 9:30 civarı başladı. Ve o sırada arkadamızda da bir o kadar kişi bekliyordu.

180220131772-300x225
Beklemeye başladıktan biraz sonra arkadamızdaki sıra. Merdivenlerden aşağısı görünmüyor ama orada da bekleyenler var.

Sonradan gelip araya kaynayan insanlar tabii ki yine vardı, hem de onlarcası. Edilen tüm laflara, yapılan tüm uyarılara rağmen büyük bir yüzsüzlükle gülümseyip yollarına devam ettiler. Kültür ve eğitim seviyesinin, içinde bulunulan öğretim seviyesi ile bir ilgisi olmadığını bir kez daha kanıtladılar bize. Bu sırada kontenjanın 75 kişi olduğu söyleniyor, en arkadakiler sıra bize de gelir belki umuduyla beklemeye devam ediyorlardı. Kayıt için odaya giren her kişinin ortalama 5 dk civarında içeride ne yaptığı benim için hala gizemini koruyor. Zira 4,5 saat sırada bekledikten sonra nihayet içeride kalışların süresi azaldı ve 5. saatin sonunda sıra bana geldiğinde 1 dk’ya kadar inmişti. Kayıt alan hocalar herkesle görüşeceklerini söylüyorlardı. Sanırım arkadaki insanlar sırada bekleme rekoru kırdılar. Sıranın en önünde bekleyenlerin ise saat 6:00 civarında orada olduklarını duyduk.

180220131773-300x225
Beklemekten yorgun düşmüş doktora öğrencileri ve paylaşılan koltuklar.

Eğitim Fakültesi’nin elindeki imkanları bilemiyorum ancak eminim bu kayıt işlemini hem kendileri hem de öğrenciler için bir işkence olmaktan çıkarabilirler. Bilgisayarı, teknolojiyi tabii ki kullanabilirler, kendileri yapamıyorlarsa yardım isteyebilirler, seve seve yardım ederiz. Ama hepsini geçtim, en ilkel yöntemlerle bile bu işi kolaylaştırmanın ya da dersin kontenjanını arttırmanın onlarca yolu var. Tek gereken azıcık öngörü ve birkaç basit dört işlem hesabı. Düşünmek bu kadar zor olmasa gerek.

Sonuçta, benim için sabah 7:30′da başlayan formasyon dersleri kayıt macerası saat 12:30′da sona erdi. Ardında bol muhabbet, eleştiri, çözüm fikirleri, geyik, yeni insanlarla tanışma, dayanışma, birkaç boş koltuğu onlarca insanla paylaşma, 4 saattir ayakta durmakta olan insanlara “koridoru kullanamıyoruz, düzgün sıraya girin” diyen bir öğretim elemanı, bolca diz ve bel ağrısı ve verimsiz bir öğleden sonra bırakarak sona erdi. Yaklaşık 200 doktora öğrencisi ortalama 5 saatte sırada beklemekten daha faydalı işler için kullanılabilirdi sanki.

Güncelleme (2015): Uzun zamandır yazamadım, bu yazımın ardından konuya ilgi gösteren tüm üniversite yetkililerine teşekkürler. 2014-2015 eğitim öğretim yılı itibariyle formasyon kayıtları internet üzerinden yapılmaktadır.

İzmir Festivali Başlıyor

Uluslararası İzmir Festivali’nin 26.sı düzenlenecekmiş bu sene. Hem de 4 Haziran’da başlıyormuş. (Nasıl daha önce haberim olmamış, hayret.) Bugün radyoda tesadüfen duyup sevindiğim festival bu sene gerçekten çok zengin. En çok sevindiğim etkinliklerden birisi de yıllar önce İstanbul’da dinleyip tadına doyamadığım Alexander Markov’un “Rock Konçerto”su. Umarım gitme şansım olur . 🙂

Detaylı program için: İKSEV

Seminerlerin Ardından Çayeli’nden Öteye

Gümüşhane’nin Kelkit ilçesinde ve Rize’nin Çayeli ilçesinde Linux ve özgür yazılım anlatmak için yollardaydık bu kez. Kelkit’te meslek yüksekokulu öğrencilerine, Rize’de ise meslek lisesi öğrencilerine hitap ettik. Eee oralara kadar gitmişiz, Çayeli dediğin Kaçkar Dağları’nın dibi, nasıl durulur ki bir yaylaya çıkmadan?

DSC_7400-300x199
Ayder Yaylası.

Perşembe ve Cuma günleri seminerler vardı, ardından haftasonunu fırsat bilerek Ayder Yaylası’na çıktık. Aslında Ayder Yaylası’na yıllar önce gitmiştim. Fazla betonlaşmış, şehirleşmiş, kalabalıklaşmış bulup keyif alamamıştım. Ancak mevsim itibariyle ulaşılabilecek yayla sayısı fazla değil, özellikle de toplu taşıma araçlarıyla gidecekseniz. Neyse ki sezon açılmadığı için yaylada fazla kalabalık yoktu. Tabii ne yazık ki tesisleri, binaları taşıyamıyorsunuz. Çoğu kapalı olmasına rağmen şehir havasından kurtulamıyorsunuz.

DSC_7261-300x199
Yürüyüş sırasında görünen Kaçkar Dağları.

Yaylaya çıkma amacımız gezip görmek kadar, dağ tepe bayır yürümekti aynı zamanda. Yanımızda botlar, tozluklar, yağmurluklarla zorlu Karadeniz koşullarına hazırlıklıydık. Bundan önce Karadeniz’e her gidişimde mutlaka yağmura yakalanmıştım. O kadar çok yağış alan bir bölgeyi, hem de bu mevsimde yağmursuz düşünemiyordum. Ancak 11 Nisan’da Erzincan’da başlayıp 15 Nisan’da Trabzon’da biten etkinliğin sadece ilk günü, yani 11 Nisan’da Erzincan’da yağmur vardı. Ayder Yaylası’nda hava günlük güneşlikti. Yürüyüş sırasında yandık epey. Hem çok sıcaktı hem de güneş fena yakıyordu. Yağmura ve kara karşı hazırlıklıydık ama güneş hiç aklımıza gelmemişti. Suratımdaki tüm güneş yanıklarına rağmen yine de çok şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Hem tüm manzaranın tadını çıkarabildik hem de hiç ıslanmadık. Her yerden gürül gürül akan sular eşliğinde, sonradan Kavrun Yaylası’na doğru çıktığını öğrendiğimiz karlı yolda 5-6 kilometrelik keyifli bir yürüyüş yaptık.

DSC_7305-199x300
Gürül gürül akan dereler.

Yürüyüş boyunca hayıflandığımız birkaç şey oldu. İlki alınan kilolar ve kondisyon eksikliği. Benim için aylardır hareketsiz oturmanın cezası. İkincisi kafa lambası almamış olmamız. Hava kararmadan dönmek zorunda oluşumuz, sürekli saati kontrol etmekle ve geri dönüş yolunu hesaplamakla uğraştırdı bizi. Bir diğeri yanımıza GPS almamış olmamızdı. Tam olarak kaç kilometre yürüdük daha kolay hesaplayabilirdik. Son olarak güneşi hesaba katmamış olmamız var. Belki çok nadir bir hava durumuna denk geldik ama şapka ve güneş kremi bu mevsimde bile gerekli olabiliyormuş Karadeniz’de. Bir de yolun neredeyse üçte birini Ayder Yaylası’ndan çıkmak için tırmanarak geçirdik. Tüm tesislerin bittiği yere kadar bir araçla gelinse çok çok daha keyifli bir yürüyüş yapılabilirdi ancak bizim durumumuzda bu geçerli değildi tabii.

DSC_7321-199x300
Yol boyunca şelaleler vardı.

Geri dönüşle birlikte toplam 10-12 kilometrelik bir yürüyüşün ardından muhlama yemek lazımdı. 🙂 Yanında gelen mısır ekmeği de ayrıca harikaydı. Genel olarak yemeklerden memnun kalınca (köfte de hiç fena değildi doğrusu) ertesi gün sabah kahvaltısını da aynı yerde yapmaya karar verdik.

Ertesi gün sıcak ama hafif bulutlu bir hava vardı Ayder’de. Söylentilere göre yağmur yağacakmış sonraki gün. E tabii biz gidiyorduk, yağsın artık. 🙂 Ayder dönüşü Pazar ilçesi üzerinden Çayeli’ne gidecektik. Pazar’dan Çayeli minibüsüne binmeden önce bir peynirci dükkanını satın almaktan son anda vazgeçtik ve sadece kocaman birer torba peynirle yetinmeye karar verdik. 🙂

İki güzel seminerin ardından yaylaya çıkmak gerçekten keyifli oldu. Çayeli’ndeki seminerde lise öğrencilerine hitap ederken daha hareketli, görseli bol sunumlar yapmamız gerektiğini öğrendik. Öyle olsa daha iyi olabilirdi ama yine de hem bir kısım öğrencinin hem de öğretmenlerin ilgisi gayet iyiydi.

DSC_7200-300x199
Çayeli semineri.

Kelkit seminerinde karşımızda zaten hitap etmeye alışık olduğumuz bir kitle olduğundan, daha güzel ve sorunsuz geçti seminer. Seminere olan ilgiden oldukça memnun kaldık.

DSC_7144-300x199

Kelkit semineri.

Kelkit’te her yerde kuşburnu yetiştiğini öğrenmem, oraların ünlü kuşburnu içeceği (fındıkla ve soğuk olarak denedik), Kelkit’ten Rize’ye giderken geçtiğimiz Gümüşhane’nin merkezi ve ünlü Zigana Geçidi aklımda kalan diğer şeyler oldu. Ve seminerlerin ardından Çayeli’nden öteye yaptığımız bu küçük gezi, uzun zamandır hayalimde olan, sırtımda çadır o yayladan bu yaylaya, konaklaya konaklaya daha uzun bir yürüyüş isteğini körükledi.

Bir Akademik Bilişim’in Daha Ardından

Her sene Şubat ayında Türkiye’nin bir başka köşesinde düzenlenen Akademik Bilişim Konferans’ı bu sene Uşak Üniversitesi’ndeydi.

Akademik Bilişim, birçok farklı alandaki bilimsel içeriğin yanı sıra Anadolu’nun farklı illerini ziyaret etme fırsatı da sunduğundan oldukça popüler bir konferans. Katılım oldukça fazla oluyor, sponsorların standları ise tam bir fuar havası katıyor ortama. Bu açılardan bakıldığında sosyal yönü de güçlü olan bir konferans.

Bu yıl üç gün sürecek konferans öncesi Android Programlama, Python, PostgreSQL, LibreOffice, Linux Sistem Yönetimi ve Özgür Yazılımlarla Saldırı Yöntemleri konularında ücretsiz kurslar düzenlendi. Özellikle Android programlama kursuna olan ilgi çok fazlaydı. Ben de uzun zamandır merak ettiğim Python programlama diline bir giriş yapmış oldum. Kurslar dört gün sürdü. Sabah 9:30’dan akşam 18:00’e kadar epey de yoğun geçtiğini söyleyebilirim. Akşamları ise arkadaşlarla sohbetin, muhabbetin tadına doyum olmadı. Saatlerin nasıl geçtiği farkedilmediğinden bu süreçte çok yorgun düştüğümü belirtmeliyim. 🙂 Kurslar sırasındaki bir diğer güzel ve ilginç olay da yazın Düzce’de Linux Sistem Yönetimi Yaz Kampı’nda askere uğurladığımız Erdem arkadaşımızı Uşak’taki bu kurslar sırasında askerden teslim almamız oldu. Kendisi askerden direkt etkinliğe geldi.

LKD ekibiyle Ezogelin’de bir akşam yemeği.

Kursların bitiminden hemen sonraki gün konferans başladı. İlk gün dolup taşan etkinlik alanı ikinci ve üçüncü günler gittikçe tenhalaştı. Hepsi aynı dinleyici yoğunluğuna sahip olmasa da tam yedi salonda paralel oturumlar gerçekleşti. Her sene olduğu gibi bu sene de salonlardan bir tanesi LKD seminerlerine ayrıldı.

Uşak Üniversitesi’nin resmi kuruluş tarihi 2006. Kampüsün ne zaman inşa edilmeye başladığını bilmiyorum ama inşaat hala yoğun bir şekilde devam ediyor. Kampüste dört bir yanda inşaat var. Dolayısıyla çere düzenlemesi de yapılmamış, bazı yollar toprak. Toprak yollar özellikle yağışlı havada pek hoş olmuyor. Etkinlik en çok eleştiriyi bu açıdan aldı gördüğüm kadarıyla. Diğer yandan yerel organizasyon çok iyi iş çıkardı. Öğrencilerden ve personelden çok fazla kişi emek verdi etkinliğe.

Uşak Üniversitesi Kampüsü henüz inşaat halinde.

Her sene Akademik Bilişim’e gittiğimde mutlaka yaptığım çevre gezilerinden eser yoktu bu sene. Uşak merkeze (üniversite merkezden 10 km kadar uzakta) iki akşam sadece yemek yemek için indik. Tabii bunda etkinliğin yoğun temposu kadar hava şartlarının da etkisi vardı. Örneğin, hava güzel olsa yemekten sonra biraz yürünebilirdi. Oldukça soğuk bir kışın en soğuk günlerine denk geldik. Öyle ki kurslar başlamadan önce kardan yollar kapandı ve Ankara ekibi bir gün gecikmeli gelebildi etkinliğe.

Ve bir Akademik Bilişim daha sona erdi. Hem de benim için daha önce hiç olmadığı kadar yoğun geçerek.

Du Levande

“Du Levande” (2007), İngilizce adıyla “You, the Living” İsveçli yönetmen Roy Andersson’un bir filmi. Film Goethe’nin “You, the living” diye başlayan bir cümlesiyle açılıyor.

Roy Andersson’u E.Ü.T.F. Sinema Topluluğu’nun gösterimlerinde “İkinci Kattan Şarkılar” (Sånger från andra våningen) adlı filmle tanımıştım. O güne dek izlediğim en değişik filmlerden birisiydi. Herşey o kadar sembolikti ki sanırım filmi tam olarak anlayabilmek için birçok başka konuya hakim olmak gerekiyordu. Dolayısıyla ben de filmden çok çok az şey anlayarak, hatta belki de hiçbir şey anlamayarak çıktım. Ama Roy Andersson tekniği ile beni çok etkilemişti. Anlamlarını bilmesem de film boyunca detayları yakalamaya çalışmaktan kesinlikle çok keyif almıştım. Aslında birbirinden bağımsız olan ama yönetmenin bir üçleme olarak düşündüğü serinin ilk filmiydi İkinci Kattan Şarkılar. İkinci film Du Levande. Üçüncüsü ise henüz çekilmemiş.

Tıpkı İkinci Kattan Şarkılar’da olduğu gibi Du Levande’de de film belirli sayıda sahneden oluşuyor. Her sahne sabit olarak yerleştirilmiş kameranın önünde bir tiyatro misali akıp gidiyor. Genellikle geniş mekanlar, minimalist tasarımlar dikkatimi çekti benim. Sonradan okuduğuma göre her bir sahne baştan sona bir tiyatro şeklinde oynandığı için en az 30-40 tekrarda çekiliyormuş. Ayrıca yönetmen çekim için uygun mekanlar aramaktan ve düzenlemektense mekanları kendisi yaratmayı seçtiği için Du Levande’nin tek bir sahnesi hariç bütün sahneleri stüdyoda çekilmiş. Filmi izledikten sonra bunun ne demek olduğu daha iyi anlaşılıyor. Filmde kesinlikle hiçbir bilgisayar efekti kullanılmamış. Bunun için gerektiğinde ufak maketlerle çalışmışlar. Ve bir de filmde gereğinden fazla diyalog, müzik, gürültü yok. Sanırım en çok hoşuma giden şeylerden birisi bu oldu.

Roy Andersson’un filmlerine bakarsanız zaten çok fazla olmayan uzun metrajlı filmlerinin epey yıl arayla çekildiğini göreceksiniz. Yönetmenin tarzı hakkında yukarıda bahsettiklerimden sonra bunun sebebi oldukça iyi anlaşılıyor sanırım. Filmler o kadar fazla bütçeyle ve emekle ortaya çıkıyor ki Roy Andersson masrafları karşılamak için reklam filmleri çekiyor, sponsorlar arıyormuş.

Sanırım biraz da filmin konusundan söz etsem iyi olacak. Film özetle insan olmak hakkında. İnsanların sevmeye ve sevilmeye olan ihtiyaçlarını, üzüntülerini, kaygılarını ve bencilliklerini anlatıyor. Evet, çok klişe değil mi? Ama hep söylerim, bir filmin/kitabın konusu değil nasıl anlatıldığı, yemeğin neyden değil nasıl yapıldığı önemlidir bence. O yüzden bir filmin sonunu duymaktan korkmam. Sonunu bilmeme rağmen keyif alabildiğim filmdir iyi olan. 🙂

_______________________________

Daha fazlası:
Du Levande – Wikipedia, IMDB
Roy Andersson – Wikipedia, IMDB
İkinci Kattan Şarkılar – Wikipedia, IMDB

Fasülyelerin İzinde

Temmuz ayında DASK Anadolu Dağ Maratonu için yolumuz Bolu’ya düştüğünde, tesadüf bu ya, Bolu’nun pazarına denk gelmiştik. Orada bir köylü teyzenin sattığı çeşit çeşit kuru fasülyeden dört tanesini denemek üzere almıştık. Ben henüz sadece birisini deneyebildim. Alırken hepsinin adını öğrenmek istemiştim aslında ama teyzenin de bu konuda fazla bilgisi yoktu. Birisinin adının “Sarıkız” olduğunu, bir başkasına ise “Beşiktaşlı” dediklerini söylemişti.

Eve döndükten sonra ara ara aklıma geldi, merak ettim bu fasülyeler neydi? Anavatanları neresiydi? Hayatımda ilk kez gördüğüm türlerdi. İnternette yaptığım araştırmalar sonucu Türkçe sitelerde fazla birşey bulamadım. Sadece Sarıkız tohumları satan sitelere rastladım. Demek bu fasülyenin adı halk arasında Sarıkız’dı gerçekten. Diğerlerini ise sonunda İngilizce olarak aramaya başladım. Tam olarak ne diye arayacağımı bilmesem de bir şekilde iki tanesinin adına ulaştım. Yeterli olmasa da Türkçe kaynak olsun diye burada paylaşmak istedim.

“Calypso”, “Yin Yang” ya da “Orca” olarak bilinen, pazardaki teyzenin “Beşiktaş’lı” diyerek yerelleştirdiği fasülye. Bu fasülyenin bir tarifi için buraya bakabilirsiniz.
Araştırdıklarım arasında en çok “Butterscotch Calypso”ya benzeyen fasülye. Benzeyen diyorum çünkü gördüğüm “Butterscotch Calypso” fotoğraflarında kahverengi bölümlerdeki koyu çizgiler yoktu.

Buraya fotoğrafını koymadan önce pişirdiğim türün bir ton açık renklisi. “Sarıkız” dedikleri buydu yanlış hatırlamıyorsam. Dediğim gibi bir de bunun biraz daha koyu renk olanı vardı. Adını henüz bulamadım.