ozlemozgobek tarafından yazılmış tüm yazılar

Genetik Çeşitliliği Korumak

Farklı cins bitkiler, yerel tohumlar ve canlıların çeşitliliği eskiden beri ilgimi çeker. Yıllar önce, bir pazar yerinde görüp aldığım fasülyeler üzerine bir yazı yazmıştım:

Türkiye’de çiftçilerin kendi tohumlarını alıp satmaları yasaklandığından beri tohum takas şenlikleri, yerel tohumları koruma dernekleri gibi belediyelerin de destek verdiği bazı girişimler (örneğin Can Yücel Tohum Merkezi) çoğaldı. Gözlemlediğim kadarıyla Türkiye’deki bu girişimlerde bireysel çabanın yeri oldukça fazla. İster bireysel, ister kollektif olsun, yerel genetik çeşitliliğin korunmasına yönelik bu tür çabalar tabii ki sevindirici.

Dünya genelinde yerel tohumların korunması konusunda benzeri pek çok girişim var. Bazı ülkelerde bu tip girişimlere devlet desteği de sağlanıyor.

Birkaç ay önce Nordik ülkelerdeki genetik çeşitliliği (tarım ve hayvancılık alanında) korumayı hedefleyen bir organizasyonu keşfettim: Nordic Genetic Resource Center (NordGen). Merkezi İsveç’te olan bu organizasyon, Svalbard’daki ünlü tohum bankası ile de birlikte çalışıyor. Yaptıkları çalışmalar arasında pek çok farklı şey var. Bunlardan birisi yerel tohumların yaygınlaşmasını sağlamak. Profesyonel çiftçiler yıl boyunca NordGen’den tohum talebinde bulunabiliyorlar. Ayrıca organizasyon, her sene yılda bir kez, Mart ayı boyunca, sanal marketinde hobi yetiştiricilerine yönelik olarak elindeki fazla tohumları satışa çıkarıyor. Bunu öğrenen ben tabii ki hemen birkaç çeşit tohum sipariş etmeden duramadım.

Tohumlar geçtiğimiz hafta elime ulaştı. Tamamen kağıt malzemeler kullanılarak özenle paketlenmiş zarfın içinden bir de tohumların kullanım şartlarının yazdığı bir kağıt çıktı. Tohum paketlerinin ve bu kağıdın fotoğrafını aşağıda görebilirsiniz ama özetlemek gerekirse, bu tohumların çoğaltılmasını ve Nordik ülkeler içinde (satılmadan) paylaşılmasını istiyorlar. Tohumları başarılı bir şekilde yetiştirip tohum alabilecek miyim bilmiyorum ama bence kesinlikle güzel bir amaç 🙂

NordGen’den sipariş ettiğim tohumlar.
Tohum kullanım şartları.

NordGen benzeri bir yapı Türkiye’de de mevcutmuş: Türkiye Tohum Gen Bankası. Yaptığım kısa bir internet araması sonucu, bu bankanın 2010 yılında kurulduğunu okudum (gerçi başka bir haberde bankanın 2018’de açıldığı yazıyordu) ve bir broşür buldum. Ancak maalesef bankanın web sayfasına ya da daha detaylı başka bir bilgiye ulaşamadım.

Ormanın Renkleri

Orman her mevsim ayrı güzel, her mevsim ayrı renklere bürünüyor yeryüzü. Her farklı bölgede farklı yaşanıyor mevsimler, haliyle renkler de değişiyor. Burada Ağustos ayının ikinci yarısında sonbahar gelmeye başlıyor. Tarlalardaki ekinler sararmaya, orman sonbaharın binbir rengine bürünmeye başlıyor. Orman meyveleri, mantarlar, sararıp dökülmeye başlayan yapraklarla tam bir cümbüş yaşanıyor doğada. Ben de yakınlardaki ormana kısa bir yürüyüş yaptım geçen haftasonu. Fotoğraf makinamı yanıma almayı unutuyorum genelde, bu sefer unutmadım 🙂

Adil Tüketim Çemberi

Türkçe’ye adil tüketim çemberi olarak çevrilen REKO-çemberi, Nordik ülkelerde gittikçe yaygınlaşan bir alışveriş modeli. Bu model, yerel üreticilerle (çoğunlukla çiftçiler) tüketicileri buluşturarak, aracısız ve yakın çevreden kısa seyahat ederek gelen yiyeceklerin satılmasını hedefliyor. Ben de bu alışveriş modelini ilk kez 2019 sonbaharında denedim.

Bu modeli ilk duyduğumda harika bir fikir olduğunu düşündüm. Özellikle Norveç’te sıradan marketlerdeki ürün çeşitliliğinin azlığı, sebze ve meyvelerin genellikle güney Avrupa’dan, hatta dünyanın daha da uzak köşelerinden ithal edildiği düşünülürse, yakın çevrede yetişmiş ürünlerin değeri daha da iyi anlaşılabilir. Ancak REKO-çemberi ile ilk deneyimimden önce bu modelin tam olarak nasıl çalıştığına, satıcıların ne kadar güvenli olduklarına dair birkaç soru vardı kafamda.

REKO-çemberi Facebook üzerinden işliyor (REKO çemberinin Norveç’teki genel Facebook bilgi sayfası.) Sanırım modelin en büyük dezavantajı bu, eğer Facebook kullanmıyorsanız çembere dahil olamıyorsunuz. İlk bakışta bunu Facebook üzerinden organize etmenin oldukça kötü bir fikir olduğunu düşünmüştüm. Hala da bu fikre bayıldığım söylenemez. Ancak halihazıda var olan ve hemen herkesin zaten kullandığı bir platformu kullanmanın pratik olduğu açık. Eğer bu çembere dahil olmak için ayrıca üye olmam gereken yeni bir platform olsaydı bu da beni pek mutlu etmezdi.

Her yerel REKO-çemberi için ayrı, kapalı bir Facebook grubu oluşturuluyor. Mesela REKO-Kadıköy, REKO-Beşevler, REKO-Karşıyaka gibi. Tabii talebe göre daha küçük veya daha büyük bir alana hitap etmek mümkün. Her grubun belirli bir toplanma yeri ve zamanı oluyor. Örneğin; her iki haftada bir X mağazasının otoparkında saat 17.00 – 19.00 arasında. Üreticiler bu Facebook gruplarında kendileri (veya çiftlikleri ya da üretim tesisleri) hakkında bilgileri, ürünlerini ve ürünlerinin fiyatlarını paylaşıyorlar. Bu paylaşımlarda üretim aşamalarının ya da ürünlerinin fotoğrafları da oluyor genellikle. Tüketiciler ise her bir üreticinin paylaşımının altına yorum olarak siparişlerini yazıyorlar. Toplanma yeri ve zamanında ise üreticilerle tüketiciler buluşuyor, siparişler teslim ediliyor ve ödemeler yapılıyor. Bu sayede satın aldığınız yiyeceği üreten kişilerle doğrudan tanışma şansınız oluyor. Yiyecekler taze ve ucuz oluyor.

Bu aslında bir nevi önceden organize edilmiş pazar yeri 🙂 Normal pazar yerine göre hem tüketici hem de üretici açısından bazı avantajları var.

Tüketiciler açısından avantajlar:

  • Üreticiler hakkında önceden bilgi edinme şansınız oluyor.
  • Hangi üründen ne kadar sipariş edeceğinizi hesaplayıp bütçe planlaması yapabiliyorsunuz
  • Pazardaki gibi saatlerce tezgah tezgah gezmenize gerek kalmıyor. Doğrudan üreticiye gidip ürününüzü teslim alıyorsunuz.
  • Aldığınız ürün hakkında sonradan geribildirim verebiliyorsunuz ya da sorular sorabiliyorsunuz.
  • Facebook yorumları üreticiler için önem kazanıyor ve tüketici memnuniyeti ve ürün kalitesi ön plana çıkıyor.
  • Birkaç kez alışveriş yaptıktan sonra üreticileri ve ürünlerini daha iyi tanıyıp karşılıklı güven geliştiriyorsunuz.

Üreticiler açısından avantajlar:

  • Herşey 1-2 saat içinde olup bitiyor ve bütün gün tezgah başında beklemek gerekmiyor.
  • Ne kadar ürün satacağınızı biliyorsunuz, bütün ürünlerinizi nakliye etmenize gerek kalmıyor.
  • Aracısız satış yapıldığından kâr doğrudan üreticinin oluyor.
  • Yakın çevrede satış yapıldığından nakliye masrafları azalıyor.

Elbette bu modelin dezavantajları da var:

  • Daha önce de yazdığım gibi herşey Facebook üzerinden organize ediliyor. Facebook kullanmayan ya da kullanmak istemeyenler çembere dahil olamıyor.
  • Siparişler Facebook yorumu olarak yazıldığından gruba dahil olan herkes sizin ne sipariş ettiğinizi görebiliyor.
  • Buluşma noktasına gidip önceden sipariş etmediğiniz birşeyi satın alamıyorsunuz, herşey sipariş sistemine dayalı ve üreticiler listelerle çalışıyorlar.
  • Model karşılıklı güvene dayalı çalışıyor. Tüketici sipariş ettiği ürünü teslim alacağına, üretici de söz verdiği kalitede ve miktarda ürünü teslim edeceğine söz vermiş oluyor.

Bu model Türkiye’de ne kadar verimli çalışır söylemek zor ama okuduğum kadarıyla İtalya’da ve bazı diğer Avrupa ülkelerinde de kullanmaya başlanmış. Denemekten zarar gelmez muhtemelen 🙂

AcademIc Search EngInes

(Mostly for computer science)

Today most of the academic search is done on Google Scholar. At least that’s what I do and also hear from colleagues that they do. However, using only one academic search engine may narrow down our search results. I decided to build this list after a coffee break with colleagues where we have discussed the strange search behavior of Google Scholar that we sometimes encounter. As you can see at the very bottom of the page, I have used a Wikipedia article to find out some of these search engines. The list on Wikipedia is longer and more extensive. Here in my list, I include only the ones that I found useful to discover new research papers.

As a small experiment, I ran the same search keywords in all of these search engines, and I was surprised to see how different the results were. Some of these engines have really extensive filtering properties. Some of them index only the open access research papers, or maybe fewer publishers. I haven’t run a qualitative study, so I can’t say which one is better. However, I think the more search engines we use in our research the better it is.

If you know other useful search engines please let me know, I’m happy to extend this list.

Scinapse
https://scinapse.io/

Semantic Scholar
https://www.semanticscholar.org

The Lens
https://www.lens.org/

CORE
https://core.ac.uk

Scopus by Elsevier
https://www.scopus.com

Microsoft Academic
https://academic.microsoft.com/

Web of Science
https://apps.webofknowledge.com/

Google Scholar
https://scholar.google.com

World Wide Science
https://worldwidescience.org

Arxiv
https://arxiv.org

DBLP
https://dblp.org/

Main source: https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_academic_databases_and_search_engines

Pembe Helsinki

2018’in sonuna yaklaşırken, Kasım ayında, Helsinki’ye araştırma faaliyetleri sebebiyle bir haftalığına gitme şansım oldu. Bu Helsinki’ye ikinci kez gidişimdi. İlki 2013 yılının yazındaydı ancak sadece 1-2 gün kalmıştım ve etrafı çok fazla görme şansım olmamıştı. Kasım ayı Helsinki’yi gezmek için pek uygun bir zaman olmasa da iş sebebiyle orada olduğumdan seçme şansım olmadı. Helsinki’nin diğer aylardaki durumunu bilmiyorum ama en azından benin yaşadığım yerde Kasım ayı yılın en zor geçen ayı. Hava soğuk, günler çok kısa olduğundan karanlık ve kar olmadığı için heryer gri.

Karanlık Kasım ayında göl kenarı.

Bu sefer Helsinki’de Aalto Üniversitesi’ne yakın bir yerde kaldım. Hem üniversite kampüsünü ve çevresini görme şansım oldu, hem de birkaç sene önce açılan metroyu denemiş oldum 🙂 Metro, Aalto Üniversitesi’ni ve şehrin batı tarafını şehir merkezine bağladığı için oldukça faydalı olmuş.

Aalto Üniversitesi kütüphanesi.

Helsinki şehir merkezi adım başı alışveriş merkezi ile dolmuş. 2013 yılındaki gezimden aklımda kaldığı kadarıyla o zamanlar bu kadar çok alışveriş merkezi yoktu. Maalesef alışveriş çılgınlığı her yerde.

Göl kenarında yürüyüş yolu.

Helsinki şehir merkezi genel olarak çok da sevimli binaların olmadığı, dışarıdan sıkıcı görünen bir şehir. Biraz şehir dışına doğru çıkınca ormanlar ve göller kaplıyor manzarayı. Benim kaldığım bölgede de çok hoş yürüyüş yolları vardı. Kısmen keşfettiğim bir yürüyüş yolu beni kuş gözlem kulesinin olduğu bir sulak alana götürdü. Maalesef böyle alanlarda çıplak gözle çok fazla şey görmek mümkün değil ama yine de keyifli bir yürüyüştü.

Sulak alan.

Önceki Helsinki ziyaretimden hatırımda kalmayan, hatta belki de o zamanlar dikkatimden kaçan ilginç bir detay oldu bu sefer: Pembe taşlar. Toprak/kum yollar, göl kıyısındaki irili ufaklı taşlar, ufak kumsallar, asfaltın içindeki çakıl taşları, deniz kenarındaki yürüyüş yolundaki taşlar… Hepsi pembe. Özetle, karanlık Kasım ayında, günlerin neredeyse bütün aydınlık zamanını ofiste geçirdiğim bir iş seyahatinden aklımda kalan ‘pembe Helsinki’.

Pembe (ve siyah) taşlar.

Dünyanın Kuzey Ucu: Svalbard

Norveç ulusal bilişim konferansı bu sene Svalbard’da düzenlendi. Konferansı Svalbard’a taşımak kimin fikriydi bilmiyorum ama konferansın popüleritesini arttırdığı kesin. Ben de bölümden pek çok diğer meslektaşımla birlikte 17-21 Eylül 2018 tarihleri arasında Svalbard’da idim.

Svalbard dünyanın neresinde diyecek olursanız, aşağıdaki ekran görüntüsüne bakabilirsiniz. Yazıyla tarif edecek olursam da kuzey kutbundan kabaca 1300 km güneyde, Grönland’ın yanında bir yerde. 🙂

Svalbard’a gitmeden önce vakit buldukça biraz bilgi edinmeye çalıştım. Yine de dünyanın bu kadar kuzeyinde, oldukça zorlu ilkim şartlarında ve anakaradan oldukça izole bir şekilde yaşamın neye benzediğini kestirmek kolay değildi benim için. Her zaman gitme fırsatımın olmadığı (ya da benim öyle düşündğüm) bir yeri ziyaret edeceğim için, konferans haricindeki tüm zamanımı diğer sosyal etkinliklere ayırmaya çalıştım. Herşeyi tek tek anlatmaya kalkarsam bu yazı gerçekten çok uzun olabilir. O yüzden maddeler halinde yazmaya çalışacağım.

Havaalanında bizi ilk karşılayan şey 🙂

  • Svalbard her ne kadar resmen Norveç’e bağlı olsa da özel bir statüye sahip ve Schengen alanında değil. O yüzden Oslo (ya da Tromsø) üzerinden Longyearbyen’e olan uçuşlar dış hatlar terminalinden, pasaport kontorllü bir şekilde. Buna rağmen ‘duty free’ alışveriş yapamıyorsunuz çünkü aslında başka bir ülkeye gitmiyorsunuz.

    Longyearbyen.
  • Svalbard’da çalışmak için iş bulmanız yeterli, herhangi özel bir izin gerekmiyor. Vergiler Norveç’in diğer yerlerine göre çok düşük. O yüzden 50’nin üzerinde farklı milletten 3000’e yakın insan yaşıyor. Bir kısmının motivasyonu para kazanmak olsa da bir kısmı Svalbard’da yaşamaktan oldukça memnun görünüyor.

    Longyearbyen içme suyu kaynağı bu göl.
  • 1900’lu yılların başında kömür madenciliği faaliyetleri başlamış ve sanırım ilk o zamanlar kalıcı yerleşimin temelleri atılmış. Bugün birçok kömür madeninden sadece 1 tanesi aktif olarak çalışıyor.

    Svalbard’daki çalışan tek kömür madeni.
  • Çıkarılan kömür adanın elektrik ve sıcak su ihtiyacını karşılıyor. Büyük bölümü ise Almaya’ya ihraç ediliyor. Kömür kalitesi yüksek olduğundan bu kömürün Almanya’da çelik ve otomotiv sanayiinde kullanılıyormuş.

    Longyearbyen çarşısında madenci heykeli.
  • Turistler her yerde olduğu gibi Svalbard’da da eksik değil. İş amaçlı gelenlerin yanı sıra özellikle yazın pek çok turist adaya geliyor. O yüzden Longyearbyen’de benim sayabildiğim en azından 6-7 tane otel var. Birçok farklı seyahat/tur firması farklı outdoor etkinlik imkanı sunuyor. Sanırım bu firmalarda rehber olarak çalışan insanların sayısı da epey fazla. Etkinlikler arasında doğa yürüyüşleri, gemi ve kano turları, buz mağarası turu ve köpeklerle kızak turları var. Elbette yaz ve kış etkinlikleri farklı.

    Svalbard’da yaz etkinliklerinden birisi.

    Etrafta büyük köpek çiftilklerini görmek mümkün. Bu köpekler Green Dog firmasının köpeklerinden bazıları.

    Lütfen köpeklerinizi buraya park etmeyiniz! Köpeklerin ne kadar yaygın kullanıldığı tabelalardan da belli oluyor 🙂
  • Svalbard’da köpeklerin yeri ve önemi ayrı. Etrafta pek çok kocaman köpek çiftlikleri görmek mümkün. Ziyaretçilere sunulan etkinliklerde de köpekler çoğunlukla insanlara eşlik ediyor. Ben de silahlı bir rehber ve köpeği ile buzul yürüyüşüne katıldım.

    Foxfonna yürüyüşünde rehberim ve köpeği.

    Foxfonna buzulu.

    Uzaklarda Longyearbyen görünüyor.
  • Svalbard kutup ayıları ile ünlü ama adaya özgü pek çok bitki ve hayvan türü var. Kutup tilkisi, Svalbard ren geyiği ve çeşitli kuşlar bunlara dahil. Bu hayvanların bir bölümü doldurulmuş olarak müzede sergileniyor. Kutup ayıları oldukça tehlikeli hayvanlar ve adada her an her yerde olabilirler. O yüzden şehir merkezi hariç silahsız dolaşılması tavsiye edilmiyor. Merkezdeki dükkanlara ise silahla girilmesi yasak.

    Svalbard rengeyikleri. Anakaradaki rengeyiklerine göre daha ufaklar ve daha değişik görünüyorlar.

    Marketlere silahla girmek yasak.

    Svalbard’daki en ünlü tabela kutup ayılarına karşı uyarıyor.
  • Svalbard’da toprak donmuş olduğu için adaya yapılan binaların temelleri ya da su, kanalizasyon gibi altyapı kanalları kazılamıyor. Kazılsa da sağlam olmuyor. O yüzden evler zemine çakılan ahşap kazıklar üzerine inşaa ediliyor. Su ve kanalizasyon boruları ise yerin yüzeyinden geçiyor ve ısıtmalı borular kullanılıyor.
  • Büyük bir şehirde olan hemen herşey Longyearbyen’de mevcut: Anaokulu ve diğer okullar, kütüphane, kültür merkezi, alışveriş merkezi/dükkanlar, banka, postane, hastane, kilise, spor merkezleri, oteller, yüzme havuzu, müze, havaalanı ve hatta arktik araştırmalarına dair bir üniversite. Şehirde özellikle doğa sporu malzemeleri satan dükkanların sayısı dikkat çekiyor. Uzun yıllar gerekli izinlerin alınması için mücadele ettikten sonra birkaç yıl önce kurulan dünyanın en kuzeyindeki bira fabrikası ‘Svalbard Brewery’ de burada yer alıyor.

    Dünyanın en kuzeyindeki bira fabrikası: Svalbard Brewery.

    Longyearbyen kütüphanesi.
  • Toprak donmuş olduğundan ve iklim şartları yüzünden adada tarım yapmak mümkün değil. Adada ağaç da yetişmiyor. O yüzden adadaki su ve kömür hariç herşey, yapı malzemeleri, yiyecek, kıyafetler, odun, kağıt, cam yani herşey dışarıdan getiriliyor. Adada yaban hayat ve çevre genel olarak koruma altında olduğundan çöpler de anakaraya gönderiliyor. O yüzden yiyecek fiyatları Norveç anakarasına göre biraz daha pahalı. Uzun vadede adadaki kömür santralini kapatıp daha çevreci bir elektrik üretimine geçmek isteseler de ada halkı bunu yakın zamanda pek olası bulmuyor.

    Adventdalen güzel manzaralar sunan bir vadi.
  • Svalbard’da hiç ağaç olmamasına rağmen milyonlarca yıl öncesinden kalma bitki fosilleri bulmak mümkün. Sanırım bu kömür madenlerini de açıklıyor 🙂

    Milyonlarca yıl öncesinden yaprak fosilleri.
  • Adada ünlü ‘Svalbard küresel tohum merkezi’, radar iletişim merkezi ve çeşitli bilimsel ölçüm istasyonları bulunuyor. Bunlardan birisi de kuzey ışıkları araştırmasında kullanılan dev çanak antenler.

    Kuzey ışıkları araştırmalarında kullanılan dev çanak antenler.

    Havaalanından manzara.

    Sonuç olarak, Svalbard tahmin ettiğimden daha güzel ve çok daha iyi yerleşilmiş bir yer. Yaşam standartları Norveç’te herhangi bir yerden farklı değil gibi görünüyor. Yine de 6 ay gece 6 ay gündüze yakın şekilde yaşanan karanlık ve aydınlık zamanlar, sert iklim koşulları, dışa bağımlılığı ve en yakın anakaradan epey uzak olması gibi sebeplerle tanıdığım pek çok kişinin yaşamak istemediği bir yer.

    Benim için bu birkaç günlük deneyim gerçekten harikaydı. Dünyanın en ilginç konferans mekanlarından birisindeydim sanırım. Konferans yemeği ise ‘Barentz Camp’te bir çadırda oldu. Onun dışında Foxfonna buzulunda yürüyüş yapma ve bitki fosillerini yakından görme şansım da oldu, elbette silahli rehberler eşliğinde!

    Çadırdaki konferans yemeğine giderken silahlı korumalarımız eksik olmadı.

    Orada bulunduğum süre içinde Svalbard’da yaşamanın nasıl olacağını düşündüm. Herhalde ilk yıl oldukça ilginç geçerdi 🙂  Tekrar yolum düşer mi Svalbard’a bilmiyorum ama özellikle kışını görmek ve diğer outdoor aktivitelere kaıtlmak isterdim.

Mantar Avı

Ormana gidip mantar toplamak mı? Ben hiç anlamam mantar cinslerinden. Hem bu konuda birisine güvenmek de çok zor, ya zehirli çıkarsa?

Mantar toplamak bazıları için vazgeçilmez bir hobi. Bu konuda uzman diyebileceğim birkaç arkadaşım var ama ben hiç öğrenmeye heves etmedim. Ta ki İngilizce adı ile ‘Chanterelle’ ile tanışana kadar. Türkçe’de ne dendiğini bile bilmiyorum ama Wikipedia’ya göre yumurta mantarı deniyormuş. Bu mantarı zehirli bir mantar ile karıştırmak gerçekten zor görünüyor. Sanırım suni ortamda yetiştirmesi zor olduğundan marketlerde pek bulunmuyor. Tadı ve kokusu çok cezbedici, ayırdetmesi kolay olduğundan ve buralarda bolca bulunduğundan artık benim de toplayabileceğim bir mantar var 🙂

Chanterlle

İlk mantar toplama deneyimim.

Yine de hala mantar toplamaya ya da diğer cinsleri öğrenmeye hevesim pek yok. Daha ziyade ormanda yürüyüşe çıktığımda, özellikle yağmurlu bir mevsimdeyse, etraftaki mantar çeşitliliğine hayran hayran bakmayı seviyorum. Arada biraz da fotoğraf çekiyorum:

  

 

 

  

Bazı mantarlar o kadar büyük, bazıları da o kadar değişik renk ve şekillerde ki insan içinde mantar evlerin olduğu masal ve filmlerin nereden çıktığını daha iyi anlıyor 🙂

Norveç Lezzetleri – 1

Daha önce Norveç noel lezzetlerini yazmaya başlamıştım. Fakat burada paylaştığım fotoğrafları kendim çekmeye çalıştığımdan diğer yemekler hakkında yazmadan önce biraz beklemeye karar verdim. Özellikle anlatması sadece kelimelerle zor olan yemeklerin yapılışını ya da Türkiye’de bulabileceğimizden farklı malzemelere sahip yemekleri farklı aşamalarda fotoğraflamak istiyorum. O yüzden anlatması ve tarifi çok kolay olan, fotoğrafa fazla ihtiyaç duymayacağım bir yemeği yazmak istiyorum: Fårikål (Türkçe okunuşu: forikol). Tam Türkçe anlamıyla ‘lahana içinde kuzu eti’. Ben ‘lahanalı kuzu eti’ diye çevirmeyi tercih ediyorum 🙂

Her sonbahar, Eylül – Ekim aylarında Norveç’te marketlerde taze kuzu etleri boy gösteriyor. Bu aylar dışında da kuzu eti bulmak mümkün ama genellikle dondurulmuş olarak ya da taze ama sadece büyük marketlerde. Bu aylarda ise üzerinde ‘forikol eti’ yazan büyük paketlerde, kemikli ufak parça kuzu etleri satılıyor. Sanırım aynı zamanda lahana mevsimi de açılmış olduğundan, sadece bu iki malzemeyle ağır ateşte pişen ‘forikol’ sezonu başlamış oluyor.

Bu yemeğin tarifi ise şöyle: Önce lahana büyük parçalar halinde dilimleniyor. Evet, herhangi bir özen gösterilmeden, kocaman bir bıçakla lahana 2-3 cm kalınlığında dilimleniyor. Daha sonra, bir tencereye kuzu etlerinin yağlı kısımları alta gelecek şekilde bir sıra kuzu eti diziliyor. (Bu etlerin ufak parçalar halinde olduğunu yukarıda yazmıştım.) Üstüne biraz tuz ve karabiber ekiliyor ve lahana dilimleri bir sıra döşeniyor. Lahanaların da üzerine biraz tuz, karabiber ekiliyor. Bu şekilde, yani bir sıra et, bir sıra lahana olacak şekide, aralara tuz ve karabiber serpilerek, tüm malzemeler bitene kadar tencereye kat kat döşeniyor. Bu tarifte geleneksel olarak toz karabiber yerine tane karabiber kullanılıyor ama ben toz karabiberi tercih ediyorum. Tüm malzemeler tencereye döşendikten sonra yarım ya da 3/4 su bardağı su ekleniyor, tencerenin kapağı kapatılıp eklenen su kaynayana kadar hızlı ateşe konuyor. Çok çok az su konduğundan bu süre genellikle 1-2 dakikayı geçmiyor. Su kaynadıktan sonra ise ateş mümkün olduğunca kısılıyor ve tencerenin kapağı kapalı şekilde 2 saat kadar pişmeye bırakılıyor. Bu süre içinde lahanalar suyunu salıyor ve 2 saatin sonunda tencereden buharlaşan suya rağmen tencerenin neredeyse yarısı su dolmuş oluyor. Sonuç ise şunun gibi oluyor:

Orijinal fotoğraf: https://www.flickr.com/photos/placbo/1656899862

Hazırlaması oldukça kolay ama pişmesi zaman alan bir yemek. Özel bir malzeme gerektirmiyor, yani dünyanın birçok yerinde denenebilecek bir tarif. Ağır ateşte lahana suyu ile piştiğinden olsa gerek, tadı harika, kıvamı da ağızda dağılacak kadar yumuşak. Tavsiye ederim!

Norveç Noel Lezzetleri – 1

Uzun zamandır aklımda Norveç yemekleri hakkında yazmak var. Norveç’te geçirdiğim dördüncü Noel’den sonra, en azından Noel’e özel birkaç lezzet hakkında yazmaya başlayayım artık.

Kuzey iklimlerinin Akdeniz iklimi gibi çok fazla sebze-meyve yetiştirilme olanağı vermediği bir gerçek. Ancak her iklimde olduğu gibi burada da bu iklime özel yetişen bitkiler var. Bunlardan bir tanesi İngilizce ‘cloudberry’, Norveççe ‘multe‘ adıyla bilinen bir meyve (berry). Diğer pek çok meyveden farklı olarak sadece yabani olarak yetişiyor ve bu nedenle de oldukça kıymetli. Norveç’te bu bitkinin doğada yetiştiği yeri bilenler bunu sır gibi saklıyor ve kimseyle paylaşmıyorlar. Bitkinin meyveleri sonbaharda toplanıyor ancak marketlerde dondurulmuş olarak yıl boyunca satılıyor. Bu meyve hakkında daha detaylı bilgi için İngilizce ve Türkçe Wikipedia makalelerine bakılabilir.

İngilizce ‘cloudberru’, Norveççe ‘multe’ meyvesi. (Kaynak: Wikipedia)

Gelelim Noel lezzetlerine… Norveç’te Noel yemekleri ne kadar ağırsa tatlıları da o kadar hafif. Gerçi genel olarak tatlılar az şekerli ve çok hafif. O yüzden bizim baklava, kadayıf, lokum gibi tatlıları neredeyse yenmeyecek kadar tatlı buluyorlar. Noel’e özel tatlılardan birisi de yukarıda bahsettiğim meyvenin, çok hafif şekerle çırpılmış krema ile karıştırılmasıyla yapılan ‘multekrem‘. Hazırlaması ne kadar kolay değil mi? Pişmiyor bile! Türk mutfağının uzun zaman alan yemek hazırlama süreleri ile karşılaştırıldığında Norveç mutfağı gerçekten çok basit.

Multe, çiğ olarak hafif şekerle karıştırılıp kahvaltı sofrasında reçel yerine de yeniyor.

Multekremin yanında genellikle dondurma külahı şeklinde kıvrılmış, ‘krumkake‘ adı verilen kurabiyeler ikram ediliyor. Krumkake, dondurma külahından daha tatlı, ayrıca daha ince, yağlı ve kırılgan bir yapıya sahip. Üzerindeki şekiller de farklı. Ağızda kolayca eriyor. Açıkçası benim yedikçe yiyesim geliyor 🙂 Multekrem ve krumkake de birbirine çok yakışıyor.

Bir Norveç lezzeti: Multekrem ve krumkake.