ozlemozgobek tarafından yazılmış tüm yazılar

Dünyanın Kuzey Ucu: Svalbard

Norveç ulusal bilişim konferansı bu sene Svalbard’da düzenlendi. Konferansı Svalbard’a taşımak kimin fikriydi bilmiyorum ama konferansın popüleritesini arttırdığı kesin. Ben de bölümden pek çok diğer meslektaşımla birlikte 17-21 Eylül 2018 tarihleri arasında Svalbard’da idim.

Svalbard dünyanın neresinde diyecek olursanız, aşağıdaki ekran görüntüsüne bakabilirsiniz. Yazıyla tarif edecek olursam da kuzey kutbundan kabaca 1300 km güneyde, Grönland’ın yanında bir yerde. 🙂

Svalbard’a gitmeden önce vakit buldukça biraz bilgi edinmeye çalıştım. Yine de dünyanın bu kadar kuzeyinde, oldukça zorlu ilkim şartlarında ve anakaradan oldukça izole bir şekilde yaşamın neye benzediğini kestirmek kolay değildi benim için. Her zaman gitme fırsatımın olmadığı (ya da benim öyle düşündğüm) bir yeri ziyaret edeceğim için, konferans haricindeki tüm zamanımı diğer sosyal etkinliklere ayırmaya çalıştım. Herşeyi tek tek anlatmaya kalkarsam bu yazı gerçekten çok uzun olabilir. O yüzden maddeler halinde yazmaya çalışacağım.

Havaalanında bizi ilk karşılayan şey 🙂
  • Svalbard her ne kadar resmen Norveç’e bağlı olsa da özel bir statüye sahip ve Schengen alanında değil. O yüzden Oslo (ya da Tromsø) üzerinden Longyearbyen’e olan uçuşlar dış hatlar terminalinden, pasaport kontorllü bir şekilde. Buna rağmen ‘duty free’ alışveriş yapamıyorsunuz çünkü aslında başka bir ülkeye gitmiyorsunuz.

    Longyearbyen.
  • Svalbard’da çalışmak için iş bulmanız yeterli, herhangi özel bir izin gerekmiyor. Vergiler Norveç’in diğer yerlerine göre çok düşük. O yüzden 50’nin üzerinde farklı milletten 3000’e yakın insan yaşıyor. Bir kısmının motivasyonu para kazanmak olsa da bir kısmı Svalbard’da yaşamaktan oldukça memnun görünüyor.

    Longyearbyen içme suyu kaynağı bu göl.
  • 1900’lu yılların başında kömür madenciliği faaliyetleri başlamış ve sanırım ilk o zamanlar kalıcı yerleşimin temelleri atılmış. Bugün birçok kömür madeninden sadece 1 tanesi aktif olarak çalışıyor.

    Svalbard’daki çalışan tek kömür madeni.
  • Çıkarılan kömür adanın elektrik ve sıcak su ihtiyacını karşılıyor. Büyük bölümü ise Almaya’ya ihraç ediliyor. Kömür kalitesi yüksek olduğundan bu kömürün Almanya’da çelik ve otomotiv sanayiinde kullanılıyormuş.

    Longyearbyen çarşısında madenci heykeli.
  • Turistler her yerde olduğu gibi Svalbard’da da eksik değil. İş amaçlı gelenlerin yanı sıra özellikle yazın pek çok turist adaya geliyor. O yüzden Longyearbyen’de benim sayabildiğim en azından 6-7 tane otel var. Birçok farklı seyahat/tur firması farklı outdoor etkinlik imkanı sunuyor. Sanırım bu firmalarda rehber olarak çalışan insanların sayısı da epey fazla. Etkinlikler arasında doğa yürüyüşleri, gemi ve kano turları, buz mağarası turu ve köpeklerle kızak turları var. Elbette yaz ve kış etkinlikleri farklı.
    Svalbard’da yaz etkinliklerinden birisi.
    Etrafta büyük köpek çiftilklerini görmek mümkün. Bu köpekler Green Dog firmasının köpeklerinden bazıları.

    Lütfen köpeklerinizi buraya park etmeyiniz! Köpeklerin ne kadar yaygın kullanıldığı tabelalardan da belli oluyor 🙂
  • Svalbard’da köpeklerin yeri ve önemi ayrı. Etrafta pek çok kocaman köpek çiftlikleri görmek mümkün. Ziyaretçilere sunulan etkinliklerde de köpekler çoğunlukla insanlara eşlik ediyor. Ben de silahlı bir rehber ve köpeği ile buzul yürüyüşüne katıldım.
    Foxfonna yürüyüşünde rehberim ve köpeği.
    Foxfonna buzulu.

    Uzaklarda Longyearbyen görünüyor.
  • Svalbard kutup ayıları ile ünlü ama adaya özgü pek çok bitki ve hayvan türü var. Kutup tilkisi, Svalbard ren geyiği ve çeşitli kuşlar bunlara dahil. Bu hayvanların bir bölümü doldurulmuş olarak müzede sergileniyor. Kutup ayıları oldukça tehlikeli hayvanlar ve adada her an her yerde olabilirler. O yüzden şehir merkezi hariç silahsız dolaşılması tavsiye edilmiyor. Merkezdeki dükkanlara ise silahla girilmesi yasak.
    Svalbard rengeyikleri. Anakaradaki rengeyiklerine göre daha ufaklar ve daha değişik görünüyorlar.
    Marketlere silahla girmek yasak.

    Svalbard’daki en ünlü tabela kutup ayılarına karşı uyarıyor.
  • Svalbard’da toprak donmuş olduğu için adaya yapılan binaların temelleri ya da su, kanalizasyon gibi altyapı kanalları kazılamıyor. Kazılsa da sağlam olmuyor. O yüzden evler zemine çakılan ahşap kazıklar üzerine inşaa ediliyor. Su ve kanalizasyon boruları ise yerin yüzeyinden geçiyor ve ısıtmalı borular kullanılıyor.
  • Büyük bir şehirde olan hemen herşey Longyearbyen’de mevcut: Anaokulu ve diğer okullar, kütüphane, kültür merkezi, alışveriş merkezi/dükkanlar, banka, postane, hastane, kilise, spor merkezleri, oteller, yüzme havuzu, müze, havaalanı ve hatta arktik araştırmalarına dair bir üniversite. Şehirde özellikle doğa sporu malzemeleri satan dükkanların sayısı dikkat çekiyor. Uzun yıllar gerekli izinlerin alınması için mücadele ettikten sonra birkaç yıl önce kurulan dünyanın en kuzeyindeki bira fabrikası ‘Svalbard Brewery’ de burada yer alıyor.
    Dünyanın en kuzeyindeki bira fabrikası: Svalbard Brewery.

    Longyearbyen kütüphanesi.
  • Toprak donmuş olduğundan ve iklim şartları yüzünden adada tarım yapmak mümkün değil. Adada ağaç da yetişmiyor. O yüzden adadaki su ve kömür hariç herşey, yapı malzemeleri, yiyecek, kıyafetler, odun, kağıt, cam yani herşey dışarıdan getiriliyor. Adada yaban hayat ve çevre genel olarak koruma altında olduğundan çöpler de anakaraya gönderiliyor. O yüzden yiyecek fiyatları Norveç anakarasına göre biraz daha pahalı. Uzun vadede adadaki kömür santralini kapatıp daha çevreci bir elektrik üretimine geçmek isteseler de ada halkı bunu yakın zamanda pek olası bulmuyor.

    Adventdalen güzel manzaralar sunan bir vadi.
  • Svalbard’da hiç ağaç olmamasına rağmen milyonlarca yıl öncesinden kalma bitki fosilleri bulmak mümkün. Sanırım bu kömür madenlerini de açıklıyor 🙂

    Milyonlarca yıl öncesinden yaprak fosilleri.
  • Adada ünlü ‘Svalbard küresel tohum merkezi’, radar iletişim merkezi ve çeşitli bilimsel ölçüm istasyonları bulunuyor. Bunlardan birisi de kuzey ışıkları araştırmasında kullanılan dev çanak antenler.
    Kuzey ışıkları araştırmalarında kullanılan dev çanak antenler.
    Havaalanından manzara.

    Sonuç olarak, Svalbard tahmin ettiğimden daha güzel ve çok daha iyi yerleşilmiş bir yer. Yaşam standartları Norveç’te herhangi bir yerden farklı değil gibi görünüyor. Yine de 6 ay gece 6 ay gündüze yakın şekilde yaşanan karanlık ve aydınlık zamanlar, sert iklim koşulları, dışa bağımlılığı ve en yakın anakaradan epey uzak olması gibi sebeplerle tanıdığım pek çok kişinin yaşamak istemediği bir yer.

    Benim için bu birkaç günlük deneyim gerçekten harikaydı. Dünyanın en ilginç konferans mekanlarından birisindeydim sanırım. Konferans yemeği ise ‘Barentz Camp’te bir çadırda oldu. Onun dışında Foxfonna buzulunda yürüyüş yapma ve bitki fosillerini yakından görme şansım da oldu, elbette silahli rehberler eşliğinde!

    Çadırdaki konferans yemeğine giderken silahlı korumalarımız eksik olmadı.

    Orada bulunduğum süre içinde Svalbard’da yaşamanın nasıl olacağını düşündüm. Herhalde ilk yıl oldukça ilginç geçerdi 🙂  Tekrar yolum düşer mi Svalbard’a bilmiyorum ama özellikle kışını görmek ve diğer outdoor aktivitelere kaıtlmak isterdim.

Mantar Avı

Ormana gidip mantar toplamak mı? Ben hiç anlamam mantar cinslerinden. Hem bu konuda birisine güvenmek de çok zor, ya zehirli çıkarsa?

Mantar toplamak bazıları için vazgeçilmez bir hobi. Bu konuda uzman diyebileceğim birkaç arkadaşım var ama ben hiç öğrenmeye heves etmedim. Ta ki İngilizce adı ile ‘Chanterelle’ ile tanışana kadar. Türkçe’de ne dendiğini bile bilmiyorum ama Wikipedia’ya göre yumurta mantarı deniyormuş. Bu mantarı zehirli bir mantar ile karıştırmak gerçekten zor görünüyor. Sanırım suni ortamda yetiştirmesi zor olduğundan marketlerde pek bulunmuyor. Tadı ve kokusu çok cezbedici, ayırdetmesi kolay olduğundan ve buralarda bolca bulunduğundan artık benim de toplayabileceğim bir mantar var 🙂

Chanterlle
İlk mantar toplama deneyimim.

Yine de hala mantar toplamaya ya da diğer cinsleri öğrenmeye hevesim pek yok. Daha ziyade ormanda yürüyüşe çıktığımda, özellikle yağmurlu bir mevsimdeyse, etraftaki mantar çeşitliliğine hayran hayran bakmayı seviyorum. Arada biraz da fotoğraf çekiyorum:

  

 

 

  

Bazı mantarlar o kadar büyük, bazıları da o kadar değişik renk ve şekillerde ki insan içinde mantar evlerin olduğu masal ve filmlerin nereden çıktığını daha iyi anlıyor 🙂

Norveç Lezzetleri – 1

Daha önce Norveç noel lezzetlerini yazmaya başlamıştım. Fakat burada paylaştığım fotoğrafları kendim çekmeye çalıştığımdan diğer yemekler hakkında yazmadan önce biraz beklemeye karar verdim. Özellikle anlatması sadece kelimelerle zor olan yemeklerin yapılışını ya da Türkiye’de bulabileceğimizden farklı malzemelere sahip yemekleri farklı aşamalarda fotoğraflamak istiyorum. O yüzden anlatması ve tarifi çok kolay olan, fotoğrafa fazla ihtiyaç duymayacağım bir yemeği yazmak istiyorum: Fårikål (Türkçe okunuşu: forikol). Tam Türkçe anlamıyla ‘lahana içinde kuzu eti’. Ben ‘lahanalı kuzu eti’ diye çevirmeyi tercih ediyorum 🙂

Her sonbahar, Eylül – Ekim aylarında Norveç’te marketlerde taze kuzu etleri boy gösteriyor. Bu aylar dışında da kuzu eti bulmak mümkün ama genellikle dondurulmuş olarak ya da taze ama sadece büyük marketlerde. Bu aylarda ise üzerinde ‘forikol eti’ yazan büyük paketlerde, kemikli ufak parça kuzu etleri satılıyor. Sanırım aynı zamanda lahana mevsimi de açılmış olduğundan, sadece bu iki malzemeyle ağır ateşte pişen ‘forikol’ sezonu başlamış oluyor.

Bu yemeğin tarifi ise şöyle: Önce lahana büyük parçalar halinde dilimleniyor. Evet, herhangi bir özen gösterilmeden, kocaman bir bıçakla lahana 2-3 cm kalınlığında dilimleniyor. Daha sonra, bir tencereye kuzu etlerinin yağlı kısımları alta gelecek şekilde bir sıra kuzu eti diziliyor. (Bu etlerin ufak parçalar halinde olduğunu yukarıda yazmıştım.) Üstüne biraz tuz ve karabiber ekiliyor ve lahana dilimleri bir sıra döşeniyor. Lahanaların da üzerine biraz tuz, karabiber ekiliyor. Bu şekilde, yani bir sıra et, bir sıra lahana olacak şekide, aralara tuz ve karabiber serpilerek, tüm malzemeler bitene kadar tencereye kat kat döşeniyor. Bu tarifte geleneksel olarak toz karabiber yerine tane karabiber kullanılıyor ama ben toz karabiberi tercih ediyorum. Tüm malzemeler tencereye döşendikten sonra yarım ya da 3/4 su bardağı su ekleniyor, tencerenin kapağı kapatılıp eklenen su kaynayana kadar hızlı ateşe konuyor. Çok çok az su konduğundan bu süre genellikle 1-2 dakikayı geçmiyor. Su kaynadıktan sonra ise ateş mümkün olduğunca kısılıyor ve tencerenin kapağı kapalı şekilde 2 saat kadar pişmeye bırakılıyor. Bu süre içinde lahanalar suyunu salıyor ve 2 saatin sonunda tencereden buharlaşan suya rağmen tencerenin neredeyse yarısı su dolmuş oluyor. Sonuç ise şunun gibi oluyor:

Orijinal fotoğraf: https://www.flickr.com/photos/placbo/1656899862

Hazırlaması oldukça kolay ama pişmesi zaman alan bir yemek. Özel bir malzeme gerektirmiyor, yani dünyanın birçok yerinde denenebilecek bir tarif. Ağır ateşte lahana suyu ile piştiğinden olsa gerek, tadı harika, kıvamı da ağızda dağılacak kadar yumuşak. Tavsiye ederim!

Norveç Noel Lezzetleri – 1

Uzun zamandır aklımda Norveç yemekleri hakkında yazmak var. Norveç’te geçirdiğim dördüncü Noel’den sonra, en azından Noel’e özel birkaç lezzet hakkında yazmaya başlayayım artık.

Kuzey iklimlerinin Akdeniz iklimi gibi çok fazla sebze-meyve yetiştirilme olanağı vermediği bir gerçek. Ancak her iklimde olduğu gibi burada da bu iklime özel yetişen bitkiler var. Bunlardan bir tanesi İngilizce ‘cloudberry’, Norveççe ‘multe‘ adıyla bilinen bir meyve (berry). Diğer pek çok meyveden farklı olarak sadece yabani olarak yetişiyor ve bu nedenle de oldukça kıymetli. Norveç’te bu bitkinin doğada yetiştiği yeri bilenler bunu sır gibi saklıyor ve kimseyle paylaşmıyorlar. Bitkinin meyveleri sonbaharda toplanıyor ancak marketlerde dondurulmuş olarak yıl boyunca satılıyor. Bu meyve hakkında daha detaylı bilgi için İngilizce ve Türkçe Wikipedia makalelerine bakılabilir.

İngilizce ‘cloudberru’, Norveççe ‘multe’ meyvesi. (Kaynak: Wikipedia)

Gelelim Noel lezzetlerine… Norveç’te Noel yemekleri ne kadar ağırsa tatlıları da o kadar hafif. Gerçi genel olarak tatlılar az şekerli ve çok hafif. O yüzden bizim baklava, kadayıf, lokum gibi tatlıları neredeyse yenmeyecek kadar tatlı buluyorlar. Noel’e özel tatlılardan birisi de yukarıda bahsettiğim meyvenin, çok hafif şekerle çırpılmış krema ile karıştırılmasıyla yapılan ‘multekrem‘. Hazırlaması ne kadar kolay değil mi? Pişmiyor bile! Türk mutfağının uzun zaman alan yemek hazırlama süreleri ile karşılaştırıldığında Norveç mutfağı gerçekten çok basit.

Multe, çiğ olarak hafif şekerle karıştırılıp kahvaltı sofrasında reçel yerine de yeniyor.

Multekremin yanında genellikle dondurma külahı şeklinde kıvrılmış, ‘krumkake‘ adı verilen kurabiyeler ikram ediliyor. Krumkake, dondurma külahından daha tatlı, ayrıca daha ince, yağlı ve kırılgan bir yapıya sahip. Üzerindeki şekiller de farklı. Ağızda kolayca eriyor. Açıkçası benim yedikçe yiyesim geliyor 🙂 Multekrem ve krumkake de birbirine çok yakışıyor.

Bir Norveç lezzeti: Multekrem ve krumkake.

Sabun Macerası

Yıllardır aklımda evde sabun yapımını öğrenmek vardı ama bir şekilde hep erteliyordum. Nihayet geçen sene bir arkadaşım sabun yaptığını söyleyince, bu konuda bana öncülük edecek birisi çıktı. 🙂 Böylece ilk sabun yapımı denememi birlikte yaptık.

Sabun yapımı ile ilgili yazılar okumuştum daha önce. Sıcak işlem (proses), soğuk işlem, kostikle çalışmak, güvenlik önlemleri gibi bilgilerden haberdardım ama birisinin pratik olarak göstermesi kesinlikle daha etkili bir öğrenme yöntemi. Ben de böylece soğuk işlem sabun yapımını öğrendim. Henüz sıcak işlemi denemedim, gerek var mı emin değilim gerçi. Soğuk işlemden oldukça memnunum ve yeni şeyler öğrenmeye devam ediyorum.

Evde sabun yapımı için öncelikle gerekli ekipmanı toplamak gerekiyor: Hassas mutfak terazisi, el blendırı, çelik tencere, termometre, ısıya dayanıklı kaplar ve sabun kalıbı. Bu ekipmanlardan terazi hariç diğerlerinin sabun yapımına özel olması gerekiyor, yani sabun yapımı için kullandığınız çelik tencere, el blendırı ve diğer herşeyi başka birşey için kullanmamalısınız. Sadece sabun yapımı için ayrılmış ekipmanlar olmalı. Çünkü sabun yapımı tehlikeli kimyasal (kostik) içeren bir işlem ve bu malzemenin temas ettiği herşey asla yiyecek için kullanılmamalı. Bir diğer çok önemli nokta da yine kostiğin temas ettiği tüm malzemenin çelik, cam, silikon veya plastik olması gerekliliği. Kostik alüminyum, teflon, bakır gibi malzemelerle temas ettiğinde açığa zehirli gazlar çıkıyor ve bu da sağlığınız için hiç iyi değil.

Gerekli ekipmanı topladıktan ve güvenlik önlemlerini de aldıktan sonra, sabun yapımı oldukça hızlı ve eğlenceli bir süreç. Denenecek çok fazla şey var: Çeşitli yağların birleşimi, doğal renklendirici deneyleri, çeşitli esansiyel yağların karışımı gibi. Sabunlaşma yağların kostik ve suyla kimyasal tepkimeye girmesi sonucu olduğundan, sabun yapımı sırasında kullanılan her malzeme kimyasal reaksiyonda değişikliklere sebep oluyor. Çoğu zaman bu değişiklikleri tahmin etmek imkansız. O yüzden bazen sonuç hiç tahmin etmediğiniz gibi olabiliyor. Belki de işin eğlenceli kısmı bu. 🙂

Yapay sabun renklendiricileri ve esansları kullanmayı tercih etmediğimden, doğal renklendiriciler ile birkaç deneme yaptım ben de. Tatlı toz kırmızı biber ve yosun tozu ile yaptığım ilk deneme pek başarılı olmamıştı. (Sabunun kıvamı çok yumuşak oldu, suda hemen eriyor ve kullanması zor bu yüzden.) Aslında bu malzemeleri başarılı bir şekilde kullananlara rastladım internette. Ama benim denememin neden başarısız olduğunu tahmin etmek çok zor. İkinci doğal renklendirici denememi havacıva kökü ile yaptım. İlk denememden kalan sabunları da ufak parçalara bölüp içine attım.

Yukarıdaki fotoğrafta sağ taraftaki sabunlar bu son denememden. Havacıva kökünün verdiği hafif mavimsi renk solda daha önce yaptığım renksiz sabunlarla karşılaştırınca belli oluyor. Sabunları kullanmaya başlamadan önce 4-6 hafta arasında dinlenmesi gerekiyor. Bu süre içinde kimyasal reaksiyonlar tamamlanıp, sabun biraz kuruyor ve son şeklini kazanıyor. Son doğal renk denemem şimdilik başarılı görünüyor ama bakalım kullanmaya başlayınca nasıl olacak. 🙂

Sabun yapımını anlatan pek cok site var internette. Belki ben de başka bir yazıda süreci daha detaylı anlatırım.

Patates Zamanı

Eylül ayı burada patates hasat zamanı. Geçtiğimiz Pazar günü yakınlardaki bir çiftlikte patates ve soğan hasat etkinliği vardı. Herkese açık ve ücretsiz olan etkinliğe ben de bir arkadaşım ile katıldım.

Önce patates hasadına gittik. Çok büyük olmayan bir alana patates dikmişler. Bir traktörün arkasına bağlanmış pervane patateslerin olduğu toprağı etrafa saçıyor ve etkinliğe katılanlar da patatesleri toplayıp büyük kasalara dolduruyorlardı. Ve tabii ki istediğin kadar patatesi eve götürebiliyorsun 🙂

Patateslerin hasadını kolaylaştıran pervane.

 

Hem çocuklar hem de büyükler için eğlenceli bir etkinlikti. Patatesleri bitirdikten sonra sosis, birkaç çeşit kek gibi ikramların olduğu alana geçtik. İsteyen çimlerin üzerinde, isteyen bahçe mobilyalarında güneşin tadını çıkardı. Hava Eylül ayında Norveç’ten beklenmeyecek kadar güzeldi şansımıza.

Etkinliğe katılanlardan bazıları.

Karnımızı doyurup dinlendikten sonra soğan hasadına geçtik. Ama zaten küçük bir alanda çok fazla olmayan soğanlar çoktan tükenmişti. Yine de şanslıydık, 10-15 tane kadar ufak soğan bulabildik. Hem zaten önemli olan etkinlik kısmı, soğan her yerde satılıyor.

Çiftlik sahiplerinin neden böyle bir etkinlik düzenlediğini sorduk sonra kendimize. Belki patatesleri kolayca hasat etmek için, belki de sadece eğlence için, bilmiyoruz. Ama hem oldukça keyifli bir Pazar günü geçirdik, hem de kendi topladığımız patateslerimiz oldu bu sayede. 🙂

Reykjavik’ten Detaylar

Temmuz ayındaki İzlanda seyahatimden sonra hala arada geriye dönüp fotoğraflara bakıyorum ve baktıkça aslında fotoğraflamadığım pek çok detay hatırlıyorum.  1000’e yakın fotoğraf çekmişim toplamda ama aklımda kalanlara göre fotoğraflar çok eksik kalmış yine de.

Aşağıdaki fotoğraflar İzlanda’daki son günümde, çok güzel bir havada Reykjavik’te etrafta yürürken yakaladığım bazı detaylar.

dsc_5497

dsc_5509
Bir sergiden detay. Serginin sadeliğine hayran kalmıştım.
dsc_5513
Ünlü kilise Hallgrímskirkja ve Leifur Eriksson heykeli.

dsc_5519

dsc_5522

dsc_5525

dsc_5529
Eski bir fotoğraf çerçevesi. Kim bilir kimlere ait.

 

dsc_5528
Dekoratif tabak.

 

Aşağıdaki son dört fotoğraf ise Reykjavik’teki ilk günümde görüntülediğim detaylar.

dsc_4747
Harpa – Konser salonu.

 

dsc_4784
İşlenmiş balık derisi.

 

dsc_4726

dsc_4802

İzlanda’da Birkaç Gün

DSC_5076-crop

Uzun zamandır görmek istediğim İzlanda yalnızca hayallerimde iken aniden gelişen olaylar sonucu gerçeğe dönüştü. Her ne kadar yalnız yolculuk etmeyi ve gezmeyi sevsem de en az iki kişi gezmenin bazı durumlarda daha ekonomik olduğu bir gerçek. Örneğin İzlanda gibi görülecek ilginç yerlerin şehir içinde olmadığı, buralara gitmenin en iyi yolunun ise (bence) araba kiralamak olduğu ya da birden fazla kişinin kalabileceği bir odayı, tek kişilik günlük hostel parasına kiralamak durumlarında olduğu gibi. Sonuç olarak, bir yol arkadaşı bulan ben sevinçle kütüphaneye gidip İzlanda’yı anlatan kitaplar aldım. 🙂 Kitaplar epey detaylı olsa da oraya gidip görmeden önce kitapta anlatılanlar havada kalıyor. Yine de giriş düzeyindeki bilgileri edinmek için faydalı olduklarını söyleyebilirim.

Genelde uzun uzun anlatmayı, geziye ait çeşitli notlar düşmeyi seviyorum. Ama bu kez bütün detaylardan önce İzlanda deneyimimi maddelerle özetlemek istiyorum:

  • İzlanda’nın sadece Reykjavik bölgesi ve güney sahilini (Kirkjubæjarklaustur’a kadar) 7-12 Temmuz 2016 tarihlerinde gezdim.
  • Çok fazla turist var! Daha doğrusu benim beklentimin çok ötesinde turist vardı İzlanda’nın her köşesinde. Gerçi ziyaretimin tam tatil sezonuna denk gelmesinin de sonucu olabilir ama yerel insanlardan öğrendiğime göre kışın bile epey turist oluyormuş. Dünya çok kalabalık, insanlar her yerde.
  • İzlanda nüfusunun 3’te 2’sinin yaşadığı başkent Reykjavik bence çok özel bir yer değil. Elbette görmeye değer ancak bence asıl ilginç yerler şehir dışında. Reykjavik’te evlerde sıcak su çeşmelerinden kaplıca suyu akıyor ve oldukça kötü kokuyor. 🙂
  • İzlandalılar turizmi geliştirme ve pazarlama konusunda oldukça başarılılar. (Bkz. ikinci madde!)
  • İzlanda’da gördüğüm ağaçların neredeyse tamamı şehir içinde bulunuyor.
  • İzlanda mutfağı benim tecrübe ettiğim kadarıyla Norveç mutfağının benzeri ve biraz daha kötüsü. Hiç şaşırtıcı değil bu tabii ki.
  • İzlanda dilinin dilbilimsel olarak hiç alakası olmadığı halde telafuzunun Fince’ye benzemesi ilginç.
  • Reykjavik’ten uzaklaştıkça şehir dışında yaşayan insanlar için üzülmedim değil, çok izole yaşıyorlar.
  • Adanın coğrafyası çok değişik. Yanardağlar, buzullar, devasa şelaleler, her yere saçılmış volkanik taşlar, geysir… Gerçekten görülesi ve tecrübe edilesi yerler.

SONUÇ: İzlanda’nın küçük bir bölümünü görebildim ama gördüğüm kadarını çok beğendim. Aslında estetik olarak çok güzel diyemem belki de ama çok değişik, etkileyici ve özel olduğu kesin. Adanın geri kalanı beni bekler. 🙂 Bir sonraki hedefim adanın diğer bölümleri, balina gözlemi ve bu gezide zamanımın yetmediği Vatnajökull buzulu. Kim bilir belki bir yanardağ patlaması bile denk gelir… 🙂

NOT: Çektiğim fotoğraflara buradan ulaşılabilir.

Bir Linux Yaz Kampı’nın Daha Ardından: Perde Arkası

Bilindiği gibi Linux Kullanıcıları Derneği (LKD), İnternet Teknolojileri Derneği (INETD) ile işbirliği içinde her sene yaz aylarında, herkesin katılımına açık olan 15 günlük Linux yaz kampı düzenlemekte. Bu yaz kampına katılım için katılımcılardan herhangi bir ücret alınmıyor. Sadece katılımcıların kendi yol/konaklama/yemek masraflarını karşılamaları gerekiyor. KYK ve üniversite yurtlarında uygun fiyatlı konaklama imkanı sunuluyor. Bu sene, yani 2015 yılında bu kampın 6.sı düzenleniyor. Son 4 yıldır ise Linux Yaz Kampı, Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nde üniversitenin de desteği ile düzenleniyor. Geçtiğimiz 5-6 yıldır her sene artan başvuru sayıları bu organizasyonun başarısının bir göstergesi. Ben son birkaç yıldır aktif olarak bu organizasyona destek olamasam da e-posta grubunu elimden geldiğince takip ediyorum. Bu yazıya başlarken bu kadar popüler olan bir organizasyonun perde arkasında neler olduğu ve gönüllü dernek üyelerinin bu etkinliği gerçekleştirebilmek adına nelerle özenle ilgilendiği konusunda herkesin fikri olsun istedim. Şimdi detaylar…

Öncelikle başvurular alınmaya başlamadan önce yapılması gerekenleri sayarak başlayacağım. Kamp tarihinin belirlenmesi (Ramazan Ayı ve Bayramı ile çakışmamasına özen gösteriliyor.), üniversite ve yurt müdürlükleri ile iletişime geçilip belirlenen tarihlerde dersliklerin ve yurtların müsait olduğunun netleştirilmesi, gönüllü eğitmenler ile iletişime geçilip belirlenen tarihlerde kampa katılıp katılamayacakları ve hangi dersleri/sınıfları açabileceklerinin belirlenmesi, web sitesinin güncellenip kayıt almaya hazır hale getirilmesi, sponsor dosyasının hazırlanıp çeşitli firmalara sponsorluk teklifinde bulunulmak üzere gönderilmesi, kampta dağıtılacak promosyon malzemelerinin ve katılımcılara yol gösterecek afişlerin belirlenmesi, hazırlanması. Özetle, daha ortada görünen hiçbir şey yokken hummalı bir çalışma başlıyor.

Başvurular başladığında tüm kayıtlar veritabanında depolanıyor. Başvuranlar arasında üniversite öğrencilerinden, çok çeşitli kurum ve şirketlerde çalışanlara kadar farklı yaş ve hatta meslek gruplarından kişiler oluyor. 2015 yılındaki toplam başvuru sayısı 775. Sınıflar ve eğitmenlerin üst limiti belirlediği toplam kontenjan ise 300 kişi civarı. Dernek olarak stratejik görevlerdeki kişilerin eğitiminin daha önemli olduğunu düşündüğümüz için başvurularda öncelik görevlendirme alan kamu ve üniversite bilgi işlem personellerine veriliyor. Ancak daha önce de belirttiğim gibi kampa katılım herkese açık ve başvurular kapandıktan sonra kontenjan elverdiğince homojen bir seçim yapılıyor. Bu seçimler yapılırken daha önce INETD ya da LKD’nin benzer etkinliklerinde çeşitli sebeplerle kara listeye alınmış kişilerin de elenmesi gerekiyor. Seçim sürecinde yeterince hızlı olunamazsa gecikmeler yaşanabiliyor. Bu sene de gönüllü arkadaşlarımızın yoğunluğu sebebiyle sonuçları açıklamakta biraz geciktik.

Başvuranlar arasından elimizden geldiğince adil ve homojen bir seçim yaptıktan sonra kampa katılmaya hak kazananların bir listesi yayınlanıyor. Bu kişiler ile iletişime geçilerek kesin kayıtları yapılıyor ve bundan sonra yapmaları gerekenler açıklanıyor. Bunun yanı sıra bir yedek liste, bir de reddedilenler listesi oluyor. Tabii ki tüm bu kişilerle de iletişime geçilip durumdan haberdar ediliyor. Bu sırada üniversite ve KYK yurtları ile iletişim sürdürülerek kaç kadın kaç erkek katılımcı olduğu bilgisi veriliyor ki hem yaz okulu ya da staj sebebiyle yurtta kalmak isteyen öğrencilerin kontenjanlarını işgal etmeyelim, hem de Linux Yaz Kampı katılımcıları açıkta kalmasın. Bir yandan da eğitmenlerin geliş – gidiş tarihleri ve konaklama imkanları netleştiriliyor.

Eğitimlere kabul edilen kişilerden aynı sınıfta ders göreceklerin bilgi düzeylerinin birbirine yakın olmasına gayret ediliyor. Yoksa sınıftaki hiç kimse memnun kalmıyor, ders ya çok hızlı geliyor ya da çok sıkıcı. Bunun önüne geçmek için birkaç sene önce eğitimlere başlamadan bir seviye belirleme sınavı yapılmasına karar verilmişti. Bir yandan eğitmenler ve organizatörler bu sınavları hazırlamak için çalışıyorlar. Geçtiğimiz senelerde eğitimlerin başlamasına çok az bir süre kalmasına rağmen onaylanmış katılımcılardan kampın nerede yapılacağı, eğitim için ücret ödenip ödenmeyeceği, dersler başladıktan birkaç gün sonra kampa gelip gelemeyecekleri gibi, kamp web sitesinde üzerine basa basa belirttiğimiz soruları içeren e-postalar yağıyordu. Birçok kişiye garip ya da saçma gelmiş olabilir ancak bu sorunun üstesinden gelmek için kampa katılmak isteyenlere bu soruların yanıtlarını içeren ufak bir test yaptık. Açıkçası işe yaramış görünüyor. 2015 yılında kampın başlamasından hemen öncesine kadar alınan ve gönderilen e-posta sayısı 2500’ü geçmişti. Buraya kadar işlerin karışık olduğunu düşünüyorsanız gelin bir de bu noktadan sonra neler olduğuna bakalım.

Yaz kampının başlamasına 2 gün yani tam 48 saat kalmasına rağmen, çeşitli sebeplerle kampa katılamayacağını belirten katılımcılardan e-postalar yağıyor. Son anda çıkan acil işler, devam etmekte olan stajlar, kimi zaman da belirtilmeyen sebeplerle iptal e-postaları yağmaya devam ediyor. Elbette, insanlık hali, gerçekten ters giden ve önceden öngörülemeyen şeyler, seyahat engeli oluşturabilecek çeşitli sağlık sorunları olabilir. Ancak son anda yağmaya başlayan iptal e-postalarının hepsine bu gözle bakabilmemiz ve anlayışla kabul etmemiz mümkün değil. O yüzden kamp web sitesinin Sık Sorulan Sorular bölümünde belirttiğimiz gibi kampa kesin kayıt yapıldıktan sonra başvurusunu iptal edenler LKD ve INETD’nin kara listesine alınıyor. Kara listeye alınanlar gelecekte bu iki derneğin düzenlediği herhangi bir kontenjanlı etkinliğe kabul edilmiyor. Kişileri kara listeye alırken iptal e-postasını gönderen kişinin iyi niyetine ve samimiyetine güvenerek, önceden tahmin edilemeyen önemli sorunlar yaşadığını belirten katılımcıları hariç tutuyoruz. Bunu anlamak çoğu zaman birkaç kez karşılıklı yazışmayı gerektiriyor. Bu konuda da herkese eşit davranmaya özen gösteriyoruz. Elbette iptal eden katılımcıların yerlerinin doldurulması gerekiyor. Bu noktada yedek listeler devreye giriyor ancak kampın başlamasına 1-2 gün kala yedek listedeki insanlara haber vermek pek hoş olmadığı gibi, pek verimli de olmuyor. Yine son ana kadar katılımcılardan gelen çok çeşitli sorular ve örneğin konaklama şeklinin değiştirilmesi gibi çözülmesi gereken sorunlar oluyor. Tüm bunların sonucunda son ana kadar yurt listelerinin ve katılımcı sayılarının güncellenmesi gerekiyor. Bütün bu sürecin üzerine kayıt yaptırıp haber vermeden kampa gelmeyenler ya da kampa gelip sonra kaçanlar da oluyor. Eh biz de anaokulu öğretmeni değiliz tabii kocaman insanları kulağından tutup getirelim ya da köşede tek ayak üstünde durma cezası verelim. Elimizden geldiğince adil ve herkese faydalı olacak bir organizasyon yapmaya çalışıyoruz ama elimizde olmayan şeyler de oluyor. Örneğin bu sene yukarıdan gelen bir emirle kampın son haftası KYK kadın yurtlarını boşaltmak zorunda kaldık. Şehirle üniversitenin ulaşımı ise belediyedeki koşullar değiştiğinden istediğimiz gibi sağlanamadı.

Sonuç olarak, bu kampın organizasyonunda perde arkasında yaşananları olabildiğince kısa şekilde anlatmaya çalıştım. Yazıyı daha da uzatıp okunabilirliğini azaltmamak adına bahsedemediğim şeyler de var, onlar da başka bir yazıya kalsın. Elbette bizler de insan olduğumuzdan hatalarımız da oluyordur. Ancak yukarıda anlattığım bütün hazırlık sürecinin ve kamp sırasındaki eğitim sürecinin tamamının gönüllülük esasına dayandığını bir kez daha belirtmem gerekir. Bu süreçlere katkı veren herkes kendi profesyonel işlerinde çalışmaktadır. Organizasyonla ilgilenen ya da kampa eğitmen olarak katılan herkes bu kamp için zaman yaratmakta, işlerinden izin alarak (kimi zaman alabildikleri kadar ya da uzaktan çalışarak), herhangi bir ücret almadan, kampa katılmakta ve katkıda bulunmaktadırlar. Kampın eğitmenlerin yol-konaklama ücretleri, sınıflarda kullanılacak olan elektrik kabloları, projeksiyon cihazları, perdeler gibi giderleri ise LKD, INETD, Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi ve bulabilirsek sponsorlar tarafından karşılanmaktadır.

Tüm bu süreç sosyal bir deney olsaydı herhalde pek çok insanın kendilerine ücretsiz olarak sunulan imkanları ciddiye almayışlarının güzel bir kanıtı olurdu. Oysa insanlar böyle bir etkinlik için para ödeselerdi son dakika iptalleri ya da şartları okumadan kayıt formunu dolduranlar yine bu kadar çok olur muydu? Ama bu kez de derneğin misyonuna ters olan bir etkinlik olurdu. LKD’nin tüm etkinlikleri herkese açık ve ücretsizdir. Çünkü özgür yazılım herkesçe erişilebilir olmalı, özgür yazılım ve Linux’u olabildiğince fazla kişiye anlatabilmeliyiz. Parası olanlara değil, gerçekten istekli olanlara ulaşabilmeliyiz. İşte yukarıdaki bu uzun yazı sadece bu amaç doğrultusunda verilmiş emeklerin çok kısa bir özetidir. Bu organizasyonda emeği geçen herkese teşekkürler, iyi ki varsınız.

2015 Yazılım Özgürlüğü Günü Yaklaşıyor

Yazılım Özgürlüğü Günü (Software Freedom Day) tüm dünyada özgür yazılıma dikkat çekmek ve bu bilinci arttırmak üzere kutlanıyor. Bu günde neler yapılacağı hakkında şurada ipuçları verilmiş olsa da, orada da yazıldığı gibi yapılabilecek etkinlikler sizin hayal dünyanız ile sınırlı. Yazılım özgürlüğü günü bu sene 19 Eylül Cumartesi günü kutlanacak.

Türkiye’de bu konuda birşey orgaize edilip edilmeyeceğini bilmiyorum. Henüz bu konuda birşey duymadım. O tarihlerde Türkiye’de olmayacağımdan ben birşeyler yapamıyorum. Ancak umarım Türkiye’de de birşeyler yapanlar olur.

web-banner-chat-register

Eğer bir etkinlik düzenlemek isterseniz etkinliğinizi şuraya kaydetmeyi unutmayın.  Hatta yazılım özgürlüğü günü Türkiye sayfasında da yer alabilirsiniz.