CryptoParty 2015

İnternette kişisel gizlilik ve güvenliğin öneminden uzun uzun bahsetmeyeceğim. Bu konu tabii ki çok önemli. Bu farklındalığa sahip olan kişiler az da olsa gizlilik ve güvenliklerini korumak için birşeyler yapıyorlar. Ancak maalesef çok büyük bir kesim bu konuda farklındalığa sahip değil. Daha değişik bir başka kesim ise farkında olmasına rağmen birşey yapmıyor.

CryptoParty etkinliği, tıpkı Belge Özgürlüğü Günü (Tr.) ve Yazılım Özgürlüğü Günü (İng.) gibi belirli bir konuda toplumdaki farkındalığı arttırmaya yönelik bir girişim. Dünyanın pek çok farklı noktasında, internetteki kişisel gizlilik ve güvenlik konularına dikkat çekmek için, sadece bilgisayarla çokça haşır neşir olan kişileri değil, toplumun her kesimini bu konuda bilinçlendirmek için etkinlikler düzenleniyor. Belge ve yazılım özgürlüğü günlerinden farklı olarak CryptoParty yılın belli günlerinde değil, ilgili kişiler olduğu sürece her zaman düzenlenebilen bir etkinlik.

cryptoparty_logo_vector

16 Mayıs 2015 günü Norveç’in Trondheim şehrinde 20 kadar kişi CryptoParty Trondheim etkinliğinde bir araya geldi. Etkinlikte daha çok kişisel gizlilik ve güvenliğimizi korumaya yardımcı araçlardan (internet tarayıcıları, parola yöneticileri, anlık mesajlaşma uygulamaları, arama motorları vs.), nasıl kullanıldıklarından söz edildi. Ben de özgür yazılımların ne olduğundan ve güvenlik konusundaki öneminden söz ederek katkıda bulundum. Sunum dosyasına (İngilizce) şuradan ulaşılabilir (Bazı slaytlar için geçmiş LKD seminer notlarını kullandım, buradan teşekkür etmeden geçmeyeyim). Sunumların ardından da OTR (Off the record – kayıt altına alınamayan) anlık mesajlaşma yazılımını deneyerek, birbirimize mesajlar gönderdik. Daha fazlası için zamanımız kalmadığından bu etkinliği arada tekrarlamak üzere vedalaştık. Etkinlikteki tartışmalardan çıkan güzel sonuçlardan birisi ise şöyleydi: “Bu araçları kullanan birkaç kişiden birisi olmak sizin kişisel gizliliğinizi arttırmaz, hatta tam tersi etki bile yaratabilir. Bu araçlar, onları kullanan belli bir sayıda insan (mümkünse çoğunluk) olduğunda anlam kazanır ve gerçekten işe yararlar.” O yüzden daha çok CryptoParty! 🙂

 

Tükeniş

Medyada zaman zaman haberlerini görsek de canlı türlerinin soyunun tükenmesi sanılandan daha kötü durumda. Tehlike altında olan sadece kutup ayıları, pandalar gibi birkaç canlı türü değil, onbinlerce canlı türü yok oluyor. Elbette evrimsel süreç içinde bazı canlı türlerinin soylarının tükenmesi olağan. Geçtiğimiz milyonlarca yıl içinde tükeniş hep vardı. Ancak şu anda görünen o ki bu tükeniş çok çok hızlı. Normalde bu tükenişin binlerce yıl zaman alması gerekirken şu anda sadece onyıllar alıyor. Bilmiyorum, bunun sebebinin insanların doğa üzerindeki etkisi olduğunu söylememe gerek var mı?

Yakın zamanda türlerin yokoluşu ile ilgili iki güzel video (İngilizce) izledim. İlki tarihteki jeolojik dönemler boyunca yeryüzündeki türlerin çok büyük bir kısmının yok olduğu büyük tükeniş dönemlerinden söz ediyor:

İkincisi ise günümüzde insan etkisi sebebiyle türleri tehlike altında olan canlıların hangilerini koruma altına almamız gerektiğine dair bir video:

Türlerin hepsini koruma altına almaya gücümüz yetmiyor. O zaman neye göre önceliklendirmeli hangi türleri koruyacağımızı? Evet pandalar çok sevimli ama ekosistemdeki yerleri ne? Ya da sadece onlar için harcanacak zaman ve parayla kaç canlı türü koruma altına alınabilir?

Medyada boy boy reklamları dönen çevre koruma kuruluşları neyi ne kadar bilinçli yapıyor? Bizler gündelik hayatımızı düzenlerken, birşeylere destek olurken ne kadar farkındayız bilimsel gerçeklerin?

Evrim ve türlerin yokoluşu demişken, Nightwish’in evrim temalı, Richard Dawkins’li yeni albümü pek hoş olmuş 🙂

Başka Bir Teknoloji Mümkün

2012 yılında Ege Üniversitesi’nde düzenlenen, enerji, bilişim ve tarım alanındaki alternatifler üzerine bir çalıştayda yanıtlamıştık “Başka bir teknoloji mümkün mü?” sorusunu.  O dönemde çalıştay hakkında yazdıklarıma şuradan ulaşılabilir. Tayfun Özkaya hocanın önayak olduğu ve oldukça güzel geçen bu çalıştayın ardından, çalıştayda konuşulup tartışılanları kitap haline getirme fikri doğdu. Uzun çabalardan sonra 2015 yılının Mart ayında nihayet “Başka Bir Teknoloji Mümkün” kitabımız daha da zenginleştirilmiş olarak raflardaki yerini aldı. 

Kitapta çalıştayın takipçisi olarak sürdürülebilir enerji politikaları, yerel tohum ve GDO, özgür bilgisayar yazılımları gibi konular ele alınmakta. Buna ek olarak Adrian Smith, Jean Robert ve Philip J. Vergragt’ın Türkçe’ye çevrilmiş yazıları bulunmakta. Bazen insanların doğayı nasıl tahrip ettiğine, uygulanan yanlış enerji politikalarına, insan sağlığını hiçe sayan tarım ürünlerine, tekelleşmiş yazılım firmalarına bakıp da iç geçirdiğiniz oluyorsa ve kendi kendinize “Bu böyle ne kadar daha gidecek, yok mu bir çözümü?” diye soruyorsanız bu kitabı beğenebilirsiniz. Çünkü yanıtlamaya çalıştığımız “Başka bir teknoloji mümkün mü?” sorusunun yanıtını en baştan veriyoruz: “Evet, başka bir teknoloji mümkün!”

kitap_baskateknolojiKitabın içindeki bölümler ise şöyle:

1- “Başka Bir Teknoloji Mümkün mü?” Sorusu Üzerine Kısa Bir Deneme
Duygu Kaşdoğan

2-Teknoloji Sürdürülebilir Hayata Nasıl Katkıda Bulunabilir?
Philip J.Vergragt

3- Teknoloji ve Mühendislik Bilimlerinin Kavramsal Tarihi Üzerine
Prof. Dr. Beno Kuryel

4- Bilgisayar ve Özgürlük: Özgür Yazılımlar
Özlem Özgöbek

5-Teknolojik Determinizm ve Teknolojinin Toplumsal Denetimi
Dr. Baha Kuban

6- Özgür Tohumlar ve Tarım
Prof. Dr. Tayfun Özkaya

7-Alternatif Teknoloji
Jean Robert

8-Biyolojik Mücadele, Şirketlere mi Topluma ve Doğaya mı Hizmet Edecek?
Prof. Dr. Tayfun Özkaya

9- Alternatif Teknoloji Hareketi: Çerçeve Analizi ve
Teknoloji Geliştirme Üzerine Müzakereler
Adrian Smith

10- İklim Değişikliği ve Karbon Kilitlenmesi
Dr. Baha Kuban

11-Satılık Bilim İnsanları Aranıyor
Prof. Dr. Tayfun Özkaya

12- SORU VE CEVAPLAR

Kayıt Olmak ya da Ol(a)mamak…

Üniversitede doktora sürecini tamamlamak için, ders almak, araştırma yapmak, tez yazmak gibi şeylerin yanı sıra sağlamanız gereken koşullardan bir tanesi de formasyon dersleridir. Bu derslerde insan psikolojisi, öğrenme yöntemleri, ölçme ve değerlendirme kriterleri hakkında bilgi sahibi olmanız ve tabii ki olası akademik hayatınız boyunca bunları kullanmanız beklenir. Ben de doktora sürecimin sonuna yaklaşmış birisi olarak bugün bu derslere kayıt olmak için Ege Üniversitesi Eğitim Fakültesi’ndeydim.

Ege Üniversitesi öğrencileri bilirler, bu üniversitede kayıt olmak zordur. Bilgisayar sistemi hemen her kayıt döneminde en az bir kez çöker ve kayıt süresi uzatılır. Bu arada dersler başlar ama kayıtlar bitmez bir türlü. Ve daha bir sürü karmaşa yaşanır kayıtlar ve notlarla ilgili. Yardım edelim deseniz kabul etmezler, sorunları çözmek için zaten bir girişim yoktur, varsa da işe yaramaz. Bütün bu saçmalıkların ardından bugün gördüm ki formasyon derslerine kayıt olmak çok daha değişik(!) bir tecrübeymiş.

180220131770-300x225
Beklemeye başladığımızda önümüzde onlarca insan vardı.

Geçmiş yıllarda formasyon derslerini alan arkadaşlarımdan duymuştum, erken gidip sıraya girmek gerekiyor demişlerdi. Dersler internette ilan edildikten sonra (İlanda kayıtların saat 10:00′da başlayacağı yazıyordu.) ilgili kişiyi telefonla arayıp kayıt hakkında bilgi almıştım. Aynı şeyi o da söylemişti: “Erken gelip sıraya girmeniz gerekiyor. İnsanlar 7:30 gibi burada oluyorlar.” Ben de söz dinledim, kayıtların ilk günü saat 7:30′da oradaydım. Kayıt olmak için bölümden iki arkadaşımla birlikte gitmiştik. Önümüzde en azından 60 kişi sıradaydı. Kayıtlar saat 9:30 civarı başladı. Ve o sırada arkadamızda da bir o kadar kişi bekliyordu.

180220131772-300x225
Beklemeye başladıktan biraz sonra arkadamızdaki sıra. Merdivenlerden aşağısı görünmüyor ama orada da bekleyenler var.

Sonradan gelip araya kaynayan insanlar tabii ki yine vardı, hem de onlarcası. Edilen tüm laflara, yapılan tüm uyarılara rağmen büyük bir yüzsüzlükle gülümseyip yollarına devam ettiler. Kültür ve eğitim seviyesinin, içinde bulunulan öğretim seviyesi ile bir ilgisi olmadığını bir kez daha kanıtladılar bize. Bu sırada kontenjanın 75 kişi olduğu söyleniyor, en arkadakiler sıra bize de gelir belki umuduyla beklemeye devam ediyorlardı. Kayıt için odaya giren her kişinin ortalama 5 dk civarında içeride ne yaptığı benim için hala gizemini koruyor. Zira 4,5 saat sırada bekledikten sonra nihayet içeride kalışların süresi azaldı ve 5. saatin sonunda sıra bana geldiğinde 1 dk’ya kadar inmişti. Kayıt alan hocalar herkesle görüşeceklerini söylüyorlardı. Sanırım arkadaki insanlar sırada bekleme rekoru kırdılar. Sıranın en önünde bekleyenlerin ise saat 6:00 civarında orada olduklarını duyduk.

180220131773-300x225
Beklemekten yorgun düşmüş doktora öğrencileri ve paylaşılan koltuklar.

Eğitim Fakültesi’nin elindeki imkanları bilemiyorum ancak eminim bu kayıt işlemini hem kendileri hem de öğrenciler için bir işkence olmaktan çıkarabilirler. Bilgisayarı, teknolojiyi tabii ki kullanabilirler, kendileri yapamıyorlarsa yardım isteyebilirler, seve seve yardım ederiz. Ama hepsini geçtim, en ilkel yöntemlerle bile bu işi kolaylaştırmanın ya da dersin kontenjanını arttırmanın onlarca yolu var. Tek gereken azıcık öngörü ve birkaç basit dört işlem hesabı. Düşünmek bu kadar zor olmasa gerek.

Sonuçta, benim için sabah 7:30′da başlayan formasyon dersleri kayıt macerası saat 12:30′da sona erdi. Ardında bol muhabbet, eleştiri, çözüm fikirleri, geyik, yeni insanlarla tanışma, dayanışma, birkaç boş koltuğu onlarca insanla paylaşma, 4 saattir ayakta durmakta olan insanlara “koridoru kullanamıyoruz, düzgün sıraya girin” diyen bir öğretim elemanı, bolca diz ve bel ağrısı ve verimsiz bir öğleden sonra bırakarak sona erdi. Yaklaşık 200 doktora öğrencisi ortalama 5 saatte sırada beklemekten daha faydalı işler için kullanılabilirdi sanki.

Güncelleme (2015): Uzun zamandır yazamadım, bu yazımın ardından konuya ilgi gösteren tüm üniversite yetkililerine teşekkürler. 2014-2015 eğitim öğretim yılı itibariyle formasyon kayıtları internet üzerinden yapılmaktadır.

Yazılım Özgürlüğü Günü Üzerine

15 Eylül 2012 Cumartesi günü tüm dünyada Yazılım Özgürlüğü Günü (Software Freedom Day) kutlandı. Aslında uzun yıllardır her Eylül ayının üçüncü Cumartesi günü dünya çapında kutlanan bu önemli gün, bu sene ilk kez Türkiye’de de kutlandı.

Türkiye’de 4 ilde (Ankara, Çanakkale, İstanbul, İzmir) özgür yazılım destekçilerinin çabaları ve başta Linux Kullanıcıları Derneği olmak üzere pek çok topluluğun katkıları ile düzenlenen kutlamalarda farklı etkinlikler yer aldı. Biz de İzmir’de bu günü bir kahvaltı ile kutladık.

yog_izmir-300x225

İzmir’deki etkinliğimize 15 kişi civarında katılım oldu. Pek kalabalık olmasak da oldukça güzel bir topluluk oluşturduk. Birbirini tanımayan pek çok kişi vardı ve güzel bir tanışma, sohbet ortamı oldu. Hem özgür yazılımdan söz edildi, hem başka konulardan. Ağır ağır yapılan bir kahvaltının ardından önce kahve ve daha da ilerleyen zamanda bira keyfine geçildi. İzmir’de klasik bir kordon haftasonu etkinliği oldu özetle. Efe ve Enes elimizde kalan broşürleri etraftaki insanlara dağıttılar. Kim bilir, belki birisine daha özgür yazılımı ve önemini anlatabilmişizdir bu sayede. Etkinliğe gelenlerle ise gelecek etkinlikler için sözleşildi. Bir dahaki yazılım özgürlüğü gününden önce tekrar bir araya gelebilme dileklerimle, Türkiye’de ve dünyadaki etkinlikler hakkında daha fazla bilgi almak isteyenleri yönlendiriyorum:

http://yazilimozgurlugugunu.org.tr

http://www.softwarefreedomday.org

Wiki Anıtları Sever, Ya Siz?

Bugün gördüğüm bir günlük yazısıyla öğrendim ki dünyanın dört bir yanındaki Wikimediacılar, tüm dünyanın en geniş çaplı fotoğraf yarışmasını düzenleme hazırlığındaymış: “Wiki Loves Monuments”. Bu yarışmada katılımcılar, tarihi ve sanatsal anıtların fotoğraflarını çekip gönderiyorlar.

Yarışmaya gönderilen fotoğrafların tüm hakları, alıştığımız gibi yarışmayı düzenleyen kuruluşa ait olmuyor tabii ki. Wikimedia Commons’a, özgür bir lisans ile yüklenip, Wikipedia ve benzeri yerlerde kullanılabiliyor. Bu sayede hem geniş bir fotoğraflı dünya mirası listesi oluşturuluyor, hem de henüz Wikipedia ile tanışmamış ya da katkı vermemiş olan insanlar teşvik ediliyor. Hatta geçen senelerde de düzenlenmiş, benim haberim yoktu. Örneğin; 2011 yılında düzenlenen yarışmaya 168.000 fotoğraf gönderilmiş.

Akıllı telefon kullanıcıları için de güzel bir haber var. Bu seneki yarışma için Wikimedia tarafından bir Android uygulaması geliştirilmiş. Wiki Loves Monuments 2012 yarışmasına katılan ülkelerin bir listesi şurada var. Fotoğraf çekmeyi sevenlere duyrulur, Türkiye henüz listede yok. 🙂
Yarışmayla ilgili daha geniş bilgi için ise şuraya bakılabilir.

Linux Yaz Kampı 2012

Linux Yaz Kampı için 23 Haziran – 8 Temmuz 2012 tarihlerinde Bolu’da Abant İzzet Baysal Üniversitesi’ndeydik. Aslında yolculuğum 14 Haziran gecesi başladı. Haftasonu Ankara’daki Linux Kullanıcıları Derneği genel kurulu için yola çıktım. Ankara Ankara güzel Ankara… Ankara’da kaldığım yaklaşık bir hafta boyunca hem uzun zamandır görmediğim arkadaşlarımı gördüm, hem de etrafı dolaştım. İzmir’in sıcaklarından sonra nasıl iyi geldi Ankara’nın nispeten serin havası anlatamam. Açıkçası Bolu’ya istemeye istemeye gittim.

Bolu’ya vardığımda Perşembe akşamıydı. Kamp alanına ilk gelen ben olduğumdan ilk iş kampüsü ve sınıfları gezmek oldu. Kamp boyunca 5 farklı konuda (Java, PHP, Linux Sistem Yönetimi 1. Düzey, Linux Sistem Yönetimi 2. Düzey, LibreOffice & Linux Masaüstü), 7 sınıfta paralel eğitimler oldu. İhtiyacımız olan 7 sınıfın hepsi Güzel Sanatlar Fakültesi’ndeydi. Ben gittiğimde projektör, bilgisayar, priz gibi tüm hazırlıklar tamamlanmıştı. Kampüsü gayet ferah ve yeşil buldum, çevresi de oldukça güzeldi. Ormanlar, yakındaki Gölköy göleti ayrıca bir güzellik katmış kampüse. Geçen sene Linux Yaz Kampı Düzce Üniversitesi’nde düzenlenmişti. Düzce Üniversitesi yeni gelişmekte olan bir üniversite. Orada da çevrede çok güzel ormanlar olmasına rağmen yeni bina inşaatları, çevre düzenlemeleri vs arasında yaz kampı yapmak bir miktar rahatsız ediciydi. Abant İzzet Baysal Üniversitesi ise daha oturmuş bir üniversite olduğu için çevrede inşaat faaliyeti yoktu ve sosyal olanaklar anlamında daha gelişmiş. Örneğin; içinde kuaförden, bankaya kadar pek çok şey barındıran aktivite merkezi adını verdikleri bir çarşısı var. İki üniversite arasındaki en büyük fark ise hava koşulları. Düzce’nin nemli ve sıcak havasına karşılık Bolu’nun serin ve rüzgarlı bir havası vardı.

23 Haziran Cumartesi günü tüm katılımcıların gelmesiyle birlikte kamp resmen başlamış oldu. Kursiyerlerin kalması için ayarlanmış olan yurtlardan Kredi Yurtlar Kurumu’na ait olanla sorunlar yaşadık. Yurt boş olmasına ve önceden bize söz verilmiş olmasına rağmen bir başka etkinlik sebebiyle kursiyerleri yurda almadılar. Her ne kadar kursiyerlerin kampüs içinde konaklamasının önemini anlatmaya çalıştıysak da ne bizim ne de üniversite yönetiminin müdahalesi işe yaramadı ve kursiyerleri şehir merkezindeki KYK yurduna aktarmak zorunda kaldık. Tabii buna bağlı olarak bir de ulaşım sorunu ortaya çıktı. Neyse ki kamp boyunca bu konuda tekrar büyük bir sorunla karşılaşmadık.

Bu bilinen bir gerçek ki milletçe okumayı pek sevmeyiz. Bunun etkilerini de kamp başvurularında ve kamp süresince hissettik. Web sitesinde detaylı olarak belirttiğimiz her konuda defalarca sorular aldık. Açıkçası bu sene kampın tarihleri biraz kötü bir aralığa denk geldi. Yaz okulları, bütünlemeler, yüksek lisans başvuruları, KPSS gibi nedenlerle insanların mazeretleri vardı. Ama tüm bunları saymasak bile, kampa geç katılanlar, erken ayrılanlar, düzensiz devam edenlerin önüne geçmeye çalışsak da tamamen engellemek mümkün olmuyor. Sonuçta katılımcıların hepsi sorumluluklarını bildiğini varsaydığımız yetişkin insanlar. Sadece katılım belgesi almak için gelenler ise her zaman olduğu gibi yine sadece kendini kandıranlar. Bunu bir tatil/işten kaytarma fırsatı olarak görenler ise gerçekten öğrenmeye hevesli insanların önünü kesenler ki en çok bunlar kızdırıyor beni.

Kamp, 15 gün boyunca, deyim yerindeyse gece gündüz derslerle devam etti. Sabah 9:30-12:30, öğlen 14:00-17:30, akşam ise 19:30-21:30 arasında dersler yapıldı. Sadece arada bir gün tatil yaptık. O gün Abant ve Gölcük’e geziler düzenlendi. İsteyen Abant’a, isteyen Gölcük’e gitti, isteyen kendi kendine değerlendirdi günü. Ben Gölcük’ü tercih edenlerdendim. Mesire alanından çıkıp ormanda biraz yürüyüş yapmak istemiştik ki bir ormancının “Fazla yukarıya çıkmayın, tekin değildir buralar.” uyarısıyla pek kısa bir yürüyüş oldu bizimki. 🙂 Etrafta ayılar varmış.

Bolu’ya ayak bastığım ilk günden itibaren Gölköy ve etraftaki diğer ormanlarda yürümeyi kafama koymuştum. Ancak geç biten dersler, günün yorgunluğu ve hava değişikliği sebebiyle kendimi halsiz hissetmem sayesinde yürüyüşler son iki güne hatta geceye kaldı. İki gece arka arkaya ormanda yaptığımız yürüyüşlerin sonuncusunda göle ulaşmayı başardık. Keşke kamp daha uzun olsaydı da daha fazla yürüyebilseydim diye hayıflandım. Bolu’ya dair tek şikayetim yemek oldu. İlginçtir, bunu söylediğim herkes Bolu ve ünlü aşçılarına değinip, şaşkınlığını dile getirdi. Özellikle kampüste ciddi yemek sıkıntısı var. Yemekhane yemekleri kötü, aktivite merkezinde hem yemekler kötü hem hizmet kötü, Kütük Restoran’da sürekli ızgara yenmiyor, misafirhane ise sadece akşam yemeği yapıyor. Kampüs dışında ise araçla ulaşılabilecek yerlerde güzel yemek bulabildik. Özellikle sanayi sitesi içindeki “Alan Kardeşler Günaydın Restoran” kesinlikle Bolu’daki en güzel yemekleri yapıyor. Bir güzel sürpriz de geçen sene Düzce’de kapısını aşındırdığımız Çorbacı Mülayim’in Bolu şubesiydi.

Kampın son günlerinde kapanış telaşı başladı. Kamp için tasarlayıp, baskısını beklediğimiz tişörtler geldi, katılımcıların kursa kaç saat katıldıkları hesaplandı, katılım belgeleri bastırıldı, bir de hesapta olmayan bir aksilik oldu: KPSS için bulunduğumuz bina kapatıldı. Bu konudaki çözümü son gün kongre merkezindeki bir salona geçmekte bulduk. Tişörtlerin bir kısmı, güvenerek binada bir odaya bıraktığımız yerden çalındı. Çalınanların bir kısmını Çağdaş ve Umuthan’ın gayretleri sayesinde geri alabildik. Zaten sayılı olan ve baskıdan eksik gelen tişörtler iyice azaldı böylece. Katılım belgelerine kaç saat katıldıklarının yazılacağını öğrenen bazı kursiyerler, gelmedikleri günler de tam yazılmak istediler. Hatta bazıları yoklama kağıtlarına geçmiş günler için imza atmak istediler. Kursiyerlerimizden bu gibi etik olmayan istekler gelmesi üzücü oldu. Özetle, iyisiyle kötüsüyle bir yaz kampını daha sağsalim atlattık. Benim için kampın en güzel tarafı yine arkadaşlıklar oldu. Etkinlikten etkinliğe gördüğüm insanlar, keyifli sohbetler, eğlenceli olaylar, bazen de alternatif partiler. 🙂 Hepsini bırakmak zordu ama en zoru da Bolu’daki mis gibi havayı bırakıp İzmir’e dönmek oldu.

Fotoğraflar: LKD GaleriKişisel Galeri

Başka Bir Teknoloji Mümkün mü?

25 Mayıs 2012 Cuma günü Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi “Başka Bir Teknoloji Mümkün mü?” başlıklı çalıştaya ev sahipliği yaptı. (Şurada bir duyurusu var.)

Çalıştay, “Şeylerin Hikayesi” adlı kısa film gösterimi ile başladı. Tüm gün süren çalıştayda sabah oturumları daha genel tartışmalar ve felsefik bakış açıları ile geçti. Öğleden sonra ise üç farklı alanda (Tarım, bilgisayar ve enerji) günümüzde bize dayatılanların aksine neler yapabileceğimiz konuşuldu. Tayfun Özkaya, yerel tohumlarn önemi, GDO, tarım ilaçları gibi konulara değindi. Baha Kuban, enerji teknolojileri, bu teknolojilere bağlı olarak iklim değişimini anlattı. Dünyada bu konuda herkese örnek olması gereken bazı uygulamalardan söz etti. Bense hepimizin neredeyse eli ayağı haline gelen bilgisayarlarda özgürlükten söz ettim.

Bu çalıştay sonucunda gördük ki alıştırıldığımız, iyi, sağlıklı, verimli olduğuna inandırıldığımız teknolojiler, yaşam kalitemiz ve geleceğimiz üzerinde hiç de güzel etkilere sahip değiller. Ve biz hiç farketmeden kendi kendimizi köleleştiriyoruz, kendi ayaklarımızla gidip teslim oluyoruz. Yine bu çalıştayda gördük ki konu ister bilgisayar ister tarım olsun dünyada birşeyleri değiştirmeye çalışan, hem de bunu birbirlerinden habersiz olarak aynı şekilde yapmaya çalışan insanlar var. Bu noktada insan “aklın yolu bir” diye düşünmeden edemiyor. Kendi meslek alanlarımızın dışında bilgilendiğimiz, arada köprüler kurabildiğimiz böyle etkinliklerin devamının gelmesi dileğiyle.

Sunum notları: Bilgisayar ve Özgürlük (PDF)

İzmir Festivali Başlıyor

Uluslararası İzmir Festivali’nin 26.sı düzenlenecekmiş bu sene. Hem de 4 Haziran’da başlıyormuş. (Nasıl daha önce haberim olmamış, hayret.) Bugün radyoda tesadüfen duyup sevindiğim festival bu sene gerçekten çok zengin. En çok sevindiğim etkinliklerden birisi de yıllar önce İstanbul’da dinleyip tadına doyamadığım Alexander Markov’un “Rock Konçerto”su. Umarım gitme şansım olur . 🙂

Detaylı program için: İKSEV

Seminerlerin Ardından Çayeli’nden Öteye

Gümüşhane’nin Kelkit ilçesinde ve Rize’nin Çayeli ilçesinde Linux ve özgür yazılım anlatmak için yollardaydık bu kez. Kelkit’te meslek yüksekokulu öğrencilerine, Rize’de ise meslek lisesi öğrencilerine hitap ettik. Eee oralara kadar gitmişiz, Çayeli dediğin Kaçkar Dağları’nın dibi, nasıl durulur ki bir yaylaya çıkmadan?

DSC_7400-300x199
Ayder Yaylası.

Perşembe ve Cuma günleri seminerler vardı, ardından haftasonunu fırsat bilerek Ayder Yaylası’na çıktık. Aslında Ayder Yaylası’na yıllar önce gitmiştim. Fazla betonlaşmış, şehirleşmiş, kalabalıklaşmış bulup keyif alamamıştım. Ancak mevsim itibariyle ulaşılabilecek yayla sayısı fazla değil, özellikle de toplu taşıma araçlarıyla gidecekseniz. Neyse ki sezon açılmadığı için yaylada fazla kalabalık yoktu. Tabii ne yazık ki tesisleri, binaları taşıyamıyorsunuz. Çoğu kapalı olmasına rağmen şehir havasından kurtulamıyorsunuz.

DSC_7261-300x199
Yürüyüş sırasında görünen Kaçkar Dağları.

Yaylaya çıkma amacımız gezip görmek kadar, dağ tepe bayır yürümekti aynı zamanda. Yanımızda botlar, tozluklar, yağmurluklarla zorlu Karadeniz koşullarına hazırlıklıydık. Bundan önce Karadeniz’e her gidişimde mutlaka yağmura yakalanmıştım. O kadar çok yağış alan bir bölgeyi, hem de bu mevsimde yağmursuz düşünemiyordum. Ancak 11 Nisan’da Erzincan’da başlayıp 15 Nisan’da Trabzon’da biten etkinliğin sadece ilk günü, yani 11 Nisan’da Erzincan’da yağmur vardı. Ayder Yaylası’nda hava günlük güneşlikti. Yürüyüş sırasında yandık epey. Hem çok sıcaktı hem de güneş fena yakıyordu. Yağmura ve kara karşı hazırlıklıydık ama güneş hiç aklımıza gelmemişti. Suratımdaki tüm güneş yanıklarına rağmen yine de çok şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Hem tüm manzaranın tadını çıkarabildik hem de hiç ıslanmadık. Her yerden gürül gürül akan sular eşliğinde, sonradan Kavrun Yaylası’na doğru çıktığını öğrendiğimiz karlı yolda 5-6 kilometrelik keyifli bir yürüyüş yaptık.

DSC_7305-199x300
Gürül gürül akan dereler.

Yürüyüş boyunca hayıflandığımız birkaç şey oldu. İlki alınan kilolar ve kondisyon eksikliği. Benim için aylardır hareketsiz oturmanın cezası. İkincisi kafa lambası almamış olmamız. Hava kararmadan dönmek zorunda oluşumuz, sürekli saati kontrol etmekle ve geri dönüş yolunu hesaplamakla uğraştırdı bizi. Bir diğeri yanımıza GPS almamış olmamızdı. Tam olarak kaç kilometre yürüdük daha kolay hesaplayabilirdik. Son olarak güneşi hesaba katmamış olmamız var. Belki çok nadir bir hava durumuna denk geldik ama şapka ve güneş kremi bu mevsimde bile gerekli olabiliyormuş Karadeniz’de. Bir de yolun neredeyse üçte birini Ayder Yaylası’ndan çıkmak için tırmanarak geçirdik. Tüm tesislerin bittiği yere kadar bir araçla gelinse çok çok daha keyifli bir yürüyüş yapılabilirdi ancak bizim durumumuzda bu geçerli değildi tabii.

DSC_7321-199x300
Yol boyunca şelaleler vardı.

Geri dönüşle birlikte toplam 10-12 kilometrelik bir yürüyüşün ardından muhlama yemek lazımdı. 🙂 Yanında gelen mısır ekmeği de ayrıca harikaydı. Genel olarak yemeklerden memnun kalınca (köfte de hiç fena değildi doğrusu) ertesi gün sabah kahvaltısını da aynı yerde yapmaya karar verdik.

Ertesi gün sıcak ama hafif bulutlu bir hava vardı Ayder’de. Söylentilere göre yağmur yağacakmış sonraki gün. E tabii biz gidiyorduk, yağsın artık. 🙂 Ayder dönüşü Pazar ilçesi üzerinden Çayeli’ne gidecektik. Pazar’dan Çayeli minibüsüne binmeden önce bir peynirci dükkanını satın almaktan son anda vazgeçtik ve sadece kocaman birer torba peynirle yetinmeye karar verdik. 🙂

İki güzel seminerin ardından yaylaya çıkmak gerçekten keyifli oldu. Çayeli’ndeki seminerde lise öğrencilerine hitap ederken daha hareketli, görseli bol sunumlar yapmamız gerektiğini öğrendik. Öyle olsa daha iyi olabilirdi ama yine de hem bir kısım öğrencinin hem de öğretmenlerin ilgisi gayet iyiydi.

DSC_7200-300x199
Çayeli semineri.

Kelkit seminerinde karşımızda zaten hitap etmeye alışık olduğumuz bir kitle olduğundan, daha güzel ve sorunsuz geçti seminer. Seminere olan ilgiden oldukça memnun kaldık.

DSC_7144-300x199

Kelkit semineri.

Kelkit’te her yerde kuşburnu yetiştiğini öğrenmem, oraların ünlü kuşburnu içeceği (fındıkla ve soğuk olarak denedik), Kelkit’ten Rize’ye giderken geçtiğimiz Gümüşhane’nin merkezi ve ünlü Zigana Geçidi aklımda kalan diğer şeyler oldu. Ve seminerlerin ardından Çayeli’nden öteye yaptığımız bu küçük gezi, uzun zamandır hayalimde olan, sırtımda çadır o yayladan bu yaylaya, konaklaya konaklaya daha uzun bir yürüyüş isteğini körükledi.