Kategori arşivi: TURKCE

Sinemaya Dönüş

Sinemaya olan merakım bu blogtaki bazı eski girdilerden (Şurada ve burada) de anlaşılabilir. Benzer şekilde 2018’de Torino’yu ziyaretim sırasında şehirde hafızama en çok kazınan şeylerden birisi de sinema müzesiydi.

Sebebi bilinmez, bir süredir sevdiğim sinemadan uzak kalmıştım. Kasım 2023’te döngüyü kırarak Mubi üyeliği edindim. O günden beri epey sıkça kendi kendime ne iyi yaptığımı hatırlatıp duruyorum. Yaklaşık 1,5 yıllık üyeliğim boyunca bu platform üzerinde kısalı uzunlu 112 film izlemişim!

İzlediklerim arasında uzun zamandır isteyip de izleyemediğim (bildiğim) klasiklerin (Tarkovsky, Haneke, Jarmush, Kiarostami, Truffaut gibi yönetmenler) yanında, benim için yeni keşifler olan Agnes Varda, Radu Jude, Wong Kar Wai, Kantemir Balagov, Nadine Labaki, Krzysztof Zanussi ve William Friedkin gibi yönetmenler var. Bu arada ünlü Türk yönetmen Metin Erksan’ı da yeniden keşfettim diyebilirim. Bazı filmler ise aklımdan silinmemek üzere yerlerini aldılar. Bir kaçını burada sıralamak istiyorum:

The Structure of Crystal, Krzysztof Zanussi
Üzerinde uzun uzun felsefi tartışmalar yapılabilecek güzel bir film. Zanussi’ye dikkatimi çeken ilk film ve tekrar izlemem gerektiğini düşünüyorum.

Bug, William Friedkin
Tek bir mekanda çekilen film tam bir psikolojik sinema örneği. Film insanın aklını kaybetmesinin aslında ne kadar kolay olabileceğini düşündürdü.

Beanpole, Kantemir Balagov
Tablo gibi bir film. Renkler ve desenler, çarpıcı hikaye ile birleşince görsel olarak çok tatmin edici ama oldukça dramatik bir film ortaya çıkmış.

No Dogs or Italians Allowed, Alain Ughetto
Hem eğlenceli hem hüzünlü güzel bir stop-motion anime. Yönetmenin figürlerle etkileşimi çok hoşuma gitmişti.

Taste of Cherry, Abbas Kiarostami
İran sinemasının en güzel örneklerinden. Üzerinde düşünülesi bir film.

The Juniper Tree, Nietzchka Keene
Siyah beyaz çekilmiş İzlanda mitolojisinden bir hikaye. Ünlü şarkıcı Björk’ü böyle bir hikayede oyuncu olarak izlemek oldukça ilginçti.

The Handmaiden, Park Chan-wook
Ünlü Oldboy filminin yönetmeninden bir diğer başyapıt. Oldboy’dan da alışık olduğumuz tarzda çarpıcı bir sona sahip.

Liste uzar gider ama 112 filmin yarısını not etmeye kalksam bile epey uzun sürecek. Mubi’nin yanısıra Norveç halk kütüphanesinin ‘streaming’ servisini kullanarak, hiçbir ücret ödemeden ayda 8 film izleyebiliyorum. Orada da çok güzel filmler var. Bazı filmler ise kendi yazısının yazılmasını hakediyor.

Genetik Çeşitliliği Korumak

Farklı cins bitkiler, yerel tohumlar ve canlıların çeşitliliği eskiden beri ilgimi çeker. Yıllar önce, bir pazar yerinde görüp aldığım fasülyeler üzerine bir yazı yazmıştım:

Türkiye’de çiftçilerin kendi tohumlarını alıp satmaları yasaklandığından beri tohum takas şenlikleri, yerel tohumları koruma dernekleri gibi belediyelerin de destek verdiği bazı girişimler (örneğin Can Yücel Tohum Merkezi) çoğaldı. Gözlemlediğim kadarıyla Türkiye’deki bu girişimlerde bireysel çabanın yeri oldukça fazla. İster bireysel, ister kollektif olsun, yerel genetik çeşitliliğin korunmasına yönelik bu tür çabalar tabii ki sevindirici.

Dünya genelinde yerel tohumların korunması konusunda benzeri pek çok girişim var. Bazı ülkelerde bu tip girişimlere devlet desteği de sağlanıyor.

Birkaç ay önce Nordik ülkelerdeki genetik çeşitliliği (tarım ve hayvancılık alanında) korumayı hedefleyen bir organizasyonu keşfettim: Nordic Genetic Resource Center (NordGen). Merkezi İsveç’te olan bu organizasyon, Svalbard’daki ünlü tohum bankası ile de birlikte çalışıyor. Yaptıkları çalışmalar arasında pek çok farklı şey var. Bunlardan birisi yerel tohumların yaygınlaşmasını sağlamak. Profesyonel çiftçiler yıl boyunca NordGen’den tohum talebinde bulunabiliyorlar. Ayrıca organizasyon, her sene yılda bir kez, Mart ayı boyunca, sanal marketinde hobi yetiştiricilerine yönelik olarak elindeki fazla tohumları satışa çıkarıyor. Bunu öğrenen ben tabii ki hemen birkaç çeşit tohum sipariş etmeden duramadım.

Tohumlar geçtiğimiz hafta elime ulaştı. Tamamen kağıt malzemeler kullanılarak özenle paketlenmiş zarfın içinden bir de tohumların kullanım şartlarının yazdığı bir kağıt çıktı. Tohum paketlerinin ve bu kağıdın fotoğrafını aşağıda görebilirsiniz ama özetlemek gerekirse, bu tohumların çoğaltılmasını ve Nordik ülkeler içinde (satılmadan) paylaşılmasını istiyorlar. Tohumları başarılı bir şekilde yetiştirip tohum alabilecek miyim bilmiyorum ama bence kesinlikle güzel bir amaç 🙂

NordGen’den sipariş ettiğim tohumlar.
Tohum kullanım şartları.

NordGen benzeri bir yapı Türkiye’de de mevcutmuş: Türkiye Tohum Gen Bankası. Yaptığım kısa bir internet araması sonucu, bu bankanın 2010 yılında kurulduğunu okudum (gerçi başka bir haberde bankanın 2018’de açıldığı yazıyordu) ve bir broşür buldum. Ancak maalesef bankanın web sayfasına ya da daha detaylı başka bir bilgiye ulaşamadım.

Ormanın Renkleri

Orman her mevsim ayrı güzel, her mevsim ayrı renklere bürünüyor yeryüzü. Her farklı bölgede farklı yaşanıyor mevsimler, haliyle renkler de değişiyor. Burada Ağustos ayının ikinci yarısında sonbahar gelmeye başlıyor. Tarlalardaki ekinler sararmaya, orman sonbaharın binbir rengine bürünmeye başlıyor. Orman meyveleri, mantarlar, sararıp dökülmeye başlayan yapraklarla tam bir cümbüş yaşanıyor doğada. Ben de yakınlardaki ormana kısa bir yürüyüş yaptım geçen haftasonu. Fotoğraf makinamı yanıma almayı unutuyorum genelde, bu sefer unutmadım 🙂

Adil Tüketim Çemberi

Türkçe’ye adil tüketim çemberi olarak çevrilen REKO-çemberi, Nordik ülkelerde gittikçe yaygınlaşan bir alışveriş modeli. Bu model, yerel üreticilerle (çoğunlukla çiftçiler) tüketicileri buluşturarak, aracısız ve yakın çevreden kısa seyahat ederek gelen yiyeceklerin satılmasını hedefliyor. Ben de bu alışveriş modelini ilk kez 2019 sonbaharında denedim.

Bu modeli ilk duyduğumda harika bir fikir olduğunu düşündüm. Özellikle Norveç’te sıradan marketlerdeki ürün çeşitliliğinin azlığı, sebze ve meyvelerin genellikle güney Avrupa’dan, hatta dünyanın daha da uzak köşelerinden ithal edildiği düşünülürse, yakın çevrede yetişmiş ürünlerin değeri daha da iyi anlaşılabilir. Ancak REKO-çemberi ile ilk deneyimimden önce bu modelin tam olarak nasıl çalıştığına, satıcıların ne kadar güvenli olduklarına dair birkaç soru vardı kafamda.

REKO-çemberi Facebook üzerinden işliyor (REKO çemberinin Norveç’teki genel Facebook bilgi sayfası.) Sanırım modelin en büyük dezavantajı bu, eğer Facebook kullanmıyorsanız çembere dahil olamıyorsunuz. İlk bakışta bunu Facebook üzerinden organize etmenin oldukça kötü bir fikir olduğunu düşünmüştüm. Hala da bu fikre bayıldığım söylenemez. Ancak halihazıda var olan ve hemen herkesin zaten kullandığı bir platformu kullanmanın pratik olduğu açık. Eğer bu çembere dahil olmak için ayrıca üye olmam gereken yeni bir platform olsaydı bu da beni pek mutlu etmezdi.

Her yerel REKO-çemberi için ayrı, kapalı bir Facebook grubu oluşturuluyor. Mesela REKO-Kadıköy, REKO-Beşevler, REKO-Karşıyaka gibi. Tabii talebe göre daha küçük veya daha büyük bir alana hitap etmek mümkün. Her grubun belirli bir toplanma yeri ve zamanı oluyor. Örneğin; her iki haftada bir X mağazasının otoparkında saat 17.00 – 19.00 arasında. Üreticiler bu Facebook gruplarında kendileri (veya çiftlikleri ya da üretim tesisleri) hakkında bilgileri, ürünlerini ve ürünlerinin fiyatlarını paylaşıyorlar. Bu paylaşımlarda üretim aşamalarının ya da ürünlerinin fotoğrafları da oluyor genellikle. Tüketiciler ise her bir üreticinin paylaşımının altına yorum olarak siparişlerini yazıyorlar. Toplanma yeri ve zamanında ise üreticilerle tüketiciler buluşuyor, siparişler teslim ediliyor ve ödemeler yapılıyor. Bu sayede satın aldığınız yiyeceği üreten kişilerle doğrudan tanışma şansınız oluyor. Yiyecekler taze ve ucuz oluyor.

Bu aslında bir nevi önceden organize edilmiş pazar yeri 🙂 Normal pazar yerine göre hem tüketici hem de üretici açısından bazı avantajları var.

Tüketiciler açısından avantajlar:

  • Üreticiler hakkında önceden bilgi edinme şansınız oluyor.
  • Hangi üründen ne kadar sipariş edeceğinizi hesaplayıp bütçe planlaması yapabiliyorsunuz
  • Pazardaki gibi saatlerce tezgah tezgah gezmenize gerek kalmıyor. Doğrudan üreticiye gidip ürününüzü teslim alıyorsunuz.
  • Aldığınız ürün hakkında sonradan geribildirim verebiliyorsunuz ya da sorular sorabiliyorsunuz.
  • Facebook yorumları üreticiler için önem kazanıyor ve tüketici memnuniyeti ve ürün kalitesi ön plana çıkıyor.
  • Birkaç kez alışveriş yaptıktan sonra üreticileri ve ürünlerini daha iyi tanıyıp karşılıklı güven geliştiriyorsunuz.

Üreticiler açısından avantajlar:

  • Herşey 1-2 saat içinde olup bitiyor ve bütün gün tezgah başında beklemek gerekmiyor.
  • Ne kadar ürün satacağınızı biliyorsunuz, bütün ürünlerinizi nakliye etmenize gerek kalmıyor.
  • Aracısız satış yapıldığından kâr doğrudan üreticinin oluyor.
  • Yakın çevrede satış yapıldığından nakliye masrafları azalıyor.

Elbette bu modelin dezavantajları da var:

  • Daha önce de yazdığım gibi herşey Facebook üzerinden organize ediliyor. Facebook kullanmayan ya da kullanmak istemeyenler çembere dahil olamıyor.
  • Siparişler Facebook yorumu olarak yazıldığından gruba dahil olan herkes sizin ne sipariş ettiğinizi görebiliyor.
  • Buluşma noktasına gidip önceden sipariş etmediğiniz birşeyi satın alamıyorsunuz, herşey sipariş sistemine dayalı ve üreticiler listelerle çalışıyorlar.
  • Model karşılıklı güvene dayalı çalışıyor. Tüketici sipariş ettiği ürünü teslim alacağına, üretici de söz verdiği kalitede ve miktarda ürünü teslim edeceğine söz vermiş oluyor.

Bu model Türkiye’de ne kadar verimli çalışır söylemek zor ama okuduğum kadarıyla İtalya’da ve bazı diğer Avrupa ülkelerinde de kullanmaya başlanmış. Denemekten zarar gelmez muhtemelen 🙂